 |  |
| |
|
|
1. sayfa (Toplam 2 sayfa) [Toplam 12 mesaj] | |
|
|
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:42 am | Açıklama: Can Dündar |
ACININ KANATLARI
Dostoyevski'nin hayatini degistiren olay neydi biliyor musunuz?
Kendi idam sahnesi...
Çar'in baski döneminde, arkadaslariyla bir sohbet grubu kurmustu. Yakalandi. 28 yasinda idam istegiyle yargilandi.
Mahkemenin sonucunu bekledigi gece hücresinden alindi. Ölüm karari yüzüne karsi okundu. Papaz günah çikarttirdi. Gözleri kapali olarak bir direge baglanip, müfreze karsisina geçirildi.
"Ates" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...
Aslinda mahkeme 8 yil hapis vermis, Çar bunu 4 yila indirmisti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmisti.
Böylece "ölüm"le tanisti; oysa bu sefil oyunda asil kesfettigi sey,"yasam"di.
Stefan Zweig'a göre 4 yil sonra yarali parmaklarindan zincirleri çikardiklari zaman sagligi bozulmus, söhreti uçup gitmisti, ama kirik dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fiskiran tek bir sey vardi:
Yasama sevinci...
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir:
"Hayati kaybetmenin kiyisina yaklasanlar, onu daha iyi tanirlar".
* * *
Evet, gemimiz su aliyor!
Daha iki ay evvel, mutluluk diyarina dogru pupa yelken yol aldigini düsündügümüz o emektar vapurun gürültüyle batmakta olduguna inaniyoruz simdi...
Halbuki iki ay evvelki sevinç dalgasi kadar bugünkü kasvet tufani da aldatici...
Yegane gerçek su:
Bu gemi su aliyor.
Batmamak için de yenilenmek durumunda...
Bu gerçegi görebilmek, maziyle yüzlesebilmek, sahip olduklarimizin kiymetini anlayabilmek için bugünkü acilari çekmemiz gerekiyordu.
Zamanla o sancilar olgunlastiracak bizi... acinin bilgeligi, gözümüzdeki mili çekip alacak.
Görecegiz ki çare, kafileler halinde suya atlamak degil, gemiyi bastan asagi yenilemektir.
Umutsuzluk her yani kusattiginda, umudun vakti gelmis demektir.
* * *
Sözü yeniden Nitzsche'ye birakalim:
"Bilginin her türü istiraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak egilimindedir, oysa aci hep nedenleri sorar. Insan agrilarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen aci, ruhun topragini altüst eder. Yeni düsünce meyveleri için gerekli havalandirmayi saglayan da bu altüst olustur".
* * *
Keske kalemim yaralariniza ümidin merhemini sürebilecek kadar güçlü olsa...
Keske su 20 - 30 satir, dagitabilse bezginliginizi; sözcüklerim dertlerinizden azat edebilse sizi...
Bu yazi, bunlari yapamasa da sunu söyleyebilir:
Artik finali gördük; infaz mangasinin önünden döndük.
Simdi hayati daha iyi taniyoruz. Ona, yeni dogmus bir bebegin memeye sarildigi andaki kadar tutkuyla sarilabiliriz yeniden...
2011 yili geldiginde geriye dönüp söyle diyecegiz:
"Yil 2001'di, hiç unutmam; acilarimiz o yil baslamisti. Her seyin bittigini saniyorduk. Meger kurtulusun basladigi tarihmis.
Acilarimizdan feyz alarak, onlarla kanatlanarak silkindik suskunlugumuzdan... Ayakta durmaya mecali kalmamis köhne bir sistemi degistirmeye o yil basladik. Yarali parmaklarimizdan zincirleri çikardiklarinda yasama sevincimizi hala kaybetmemistik.
O sayede kederimizin üstesinden geldik. Ve kaderimizi yendik".. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:43 am | Açıklama: AKSAMLARI NE YAPIYORSUNUZ?.. |
AKSAMLARI NE YAPIYORSUNUZ?..
Dümdüz bir soru size: Aksamlari evde ne
yapiyorsunuz?
Koltuga uzanip, hiç tanimadiginiz Amerikali
dedektiflerle, hiç tanimadiginiz Amerikali haydutlari mi kovaliyorsunuz?
Yoksa yerli dizilere kaptirip hiç bilmediginiz konaklarda yasanan
hayatlari mi seyrediyoruz?
Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat
çalismak kadar beyni yordugunu biliyor
musunuz?
Iki türlü hayat
var:
1. Yasanan
hayat,
2. Seyredilen
hayat,
Aksamlariniz televizyona kilitliyse,
bilin ki, hayati sadece seyrediyorsunuz !
Aksamlari evde ne yapiyorsunuz?
Aksamlarinizi nasil geçiriyorsunuz?
"Pek çogu gibi biz de çekirdek çitlatip
saatlerce televizyon izliyoruz"
diyorsaniz, durup bir düsünün lütfen; dünyaya
birkaç kez daha geleceginize mi
inaniyorsunuz?
Böyle bir sey olsaydi, simdiki hayatimizin bir
bölümünü ziyan etmek simdiki kadar aci sonuçlar dogurmayabilirdi
belki.
Ne çare ki sadece bir hayatimiz var. Bu da
maalesef, çok kisa.
Ortalama altmis yilin yirmi yili uykuda
geçiyor.
Kalan kirk yilin yirmi yili çocukluk, egitim,
vesaire...
Son yirmi yili da ziyan edersek, bize
yasanacak bir sey kalmaz.
Aksamlarinizi sadece televizyona veriyorsaniz,
sayili nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atiyorsunuz
demektir!
Çünkü televizyon izleyen kisi hayatta
degildir, zira hiçbir sey yapmamakta, hiçbir deger üretmemektedir; bu da
bir anlamda yasamamak sayilir.
Ne mi
yapmali?..
1. Ailece kitap okuyun, sohbet
edin:
Nasil tanistiginizi, ilk nerede görüstügünüzü,
sikilip sikilmadiginizi, nerede nasil evlendiginizi, nikah sahitlerinizi,
dügününüzü anlatin çocuklariniza, onlari hem dinleyin, hem de okumaya
çalisin.
2. Gezin:
Gezmek için ille de bir maksat olmasi
gerekmez, en büyük maksat hayati paylasmaktir. Yakinsaniz deniz kenarina
inin, ayaklarinizi denize sokun ve becerebiliyorsaniz tas sektirme
yarisina girin. Sonra da günesin pembe gülücükler saçarak batmasini
seyredin. (Inanin televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve
dinlendiricidir) Ormanda hep birlikte yürüyün, agaçlara isim takin, yol
boyu açan çiçekleri sevin ve çocuklariniza bunlarla sevmeyi ögretin. (Ama
bilin ki hayat ögrenmek ve ögretmekten ibaret degildir. Dinlenmek,
eglenmek gibi olgular da hayatin bir parçasidir) Çocuklarinizla
iliskilerinizde asla ögretmen tavri takinmayin. Onlarla arkadaslik etmek
dünyanin en keyifli isidir.
3. Akraba ve komsularla ilgi bagi
kurun:
Onlara ya gidin, ya da onlari size davet
edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadi çiksin. Birbirinizi gerçekten
tanimaya çalisin.
Bilirsiniz, "Komsu komsunun külüne
muhtaçtir."
4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere
katilin.
(Konferans, seminer, sergi, dogru sinema ve
tiyatro) Hayatinizi biraz olsun renklendirecek baska seyler de
bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin.
Bir seyi çok isterseniz, Allah sebebini halk
eder ve çok istediginiz seye ulasirsiniz. "Olmaz ki" diye düsünüp
taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere
ulasamazsiniz.
Aile baglarinin güçlenmesi, paylasacak
seylerin çokluguyla mümkündür.
Ne kadar çok sey paylasirsaniz aileniz o kadar
güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu
olacaktir.
Hatira defterine televizyon dizilerini
yazamazsiniz. Oraya ancak yasadiklarinizi yazabilirsiniz. Her gün bir
seyler yasamali ve bunlari deftere geçirerek gelecege tarih
düsürmelisiniz.
Bugün öyle bir hayat yasayin ki, yarina
da kalsin. Torunlariniza filan anlatacaklariniz
olsun.
Ayrica unutmayin ki
;
Hayati biriktiremezsiniz; ya her anini
yasayacaksiniz, ya da ziyan edeceksiniz.
Artik cevap
gelsin:
Aksamlari ne yapiyorsunuz?.. yasiyor musunuz,
yoksa seyrediyor musunuz? |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:43 am | Açıklama: ASK DEPREM GIBIDIR |
ASK DEPREM GIBIDIR
Ne zaman kimi vuracagini asla bilemezsiniz.
Gece yarisi aniden, dipten yukselen coskulu bir dalga gibi kabarir içinizde.
Toprak ayaginizin altindan kayiyor gibi olur ve en hazirliksiz oldugunuz anda bütün siddetiyle vurur.
Sarsilir, neye ugradiginizi sasirirsiniz.
Heyecan,korku, kararsizlik, cesaret, aci, ofke,huzun,merhamet, siddet kaplar bir anda dunyanizi. Es dost yardima kossa da kolay toparlanamazsin.
Bittiginde agir bir enkaz birakir geride.
Daha kotusu, "tamamen bitti" sandiginiz sarsinti, hafif bir siddette artci soklar halinde yillarca surebilir.
Kalbinizdeki kirik hat ara sira yoklar yeniden.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:44 am | Açıklama: ASK ÜZERINE |
ASK ÜZERINE
Günümüz insani aska asik, asiga degil! Asklarin kisa dönem askerlik gibi
kisa sürmesinin nedeni herhalde bu.
Zaplanan asiklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi asiktan asiga
geçiliyor.
Peki bu neden böyle oluyor?
Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için
fedakarlik duygusunu yitirmis, insan insana kendini adamaktan kaçiyor.
Oysa fedakarlik, adanmislik varsa vardir ask. Fedakarligin, adanmisligin
yasamadigi yerde yasamaz ask.
Ne yazik ki ugruna kendini adadigi ne bir ideali var günümüz
insaninin...
Ne de ugruna kendini adadigi bir aski.
Nerde ideali, aski ugruna her seyden vazgeçen dünün insani... Nerde
hiçbir
sey için hiçbir seyden vazgeçmeyen bugünün insani.
Bugünün insani askta da köse dönmeci.
Emek harcamadan yasamak istedigi gibi, emek harcamadan ask yasamak istiyor.
Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor.
Hiç degilse bir koyup üç almak istiyor.
Bir koyup üç alamadi mi iliski bitiyor.
Iliskiler çikar, menfaat üzerine kurulu.
Elektriklenmeler kisa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik
sevismeler ask saniliyor.
Sevgili bayanlar baylar, aska ayip oluyor! |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:45 am | Açıklama: ASK VE GURUR |
ASK VE GURUR
Kimin kullandigini görmediginiz bir araci kullananin kadin oldugunu sürüsünden tahmin edebileceginiz gibi, senaristini bilmediginiz bir filmi kaleme alanin kadin oldugunu da yazdiklarindan anlayabilirsiniz.
Hem de hemen...
Nasil mi?
"Ask ve Gurur"a gidin ve test edin.
***
Önce ayrintilar ele verir senaristin cinsiyetini:
Kizlarin saçlarini bagladiklari renkli kurdeleler...
Yavuklu için yere birakilan ütülü beyaz mendiller...
Özenle katlanan bembeyaz masa örtüleri...
Aniden çikagelen bir misafir için darmadagin odayi toplama telasi...
Sonra karakterler:
Anneleriyle didisen, babalariyla dertlesen, hemcinsleriyle yataga bagdas kurdugunda sabahlara kadar doludizgin söylesen kizlar...
Uzun paltolariyla saçlarini kuzey rüzgârina savurarak gelen soguk, mesafeli, kibirli ama her daim yakisikli erkekler...
Askla dolu yüreklerine ragmen gururla, israrla susan, kivranip diyemeyen, sevip söyleyemeyen, isteyip gidemeyen kadinlar...
***
Ancak bir kadin senarist, sevdigi erkekle dans eden kadinin o anki düs dünyasina sizip onun erkegiyle o salonda bas basa olmayi hayal ettigini görebilir.
Salincakta dönen bir kadinin gözünü mercege dönüstürüp dünyanin da onunla birlikte döndügünü, degistigini gösterebilir.
Kibrin tutkuya ne kadar yakin durdugunu bilebilir.
Kadinin suskunlugunu sese dönüstürebilir.
Mesafenin çogalttigi çekim gücünü perdede atesleyebilir.
Ama bu atesleme de anlik bir haz patlamasindan ziyade zamana yayilan bir duygu yogunlasmasidir.
Kaba bir cinsellikten çok atesli bir erotizm içerir.
Yine bir kadin senarist elinden çikma Piyano'da erkek, sevgilisinin kaçmis çorabinda açilan bir gedikteki ten parçasina dokunarak ürpertiyordu onu....
"Ask ve Gurur"da ihtirasla bekledigi erkege film boyunca gözleriyle yakaran kadin, sonda, ona nihayet kavustugunda elini avuçlarinin arasina alip bir öpücük konduruyor ve "Elleriniz üsümüs" diyor.
O kadar!
---
"Çikolata" filminin kadin senaristi, kirmizi peleriniyle bir bagnazlik diyarina yerlesen kahramanina, yine "cool" bir erkekle kisacik bir ask seansi için kizini ihmal etmesini pahaliya ödetiyordu.
"Ask ve Gurur"un kadin senaristi, yogun bir aski, gurura feda etmekten son anda vazgeçiyor.
Kadin veya erkek senarist, kendi gördügünce yansitiyor dünyayi, kadini, erkegi, iliskileri...
Bu farklilik yazdiklari, çektikleri filmlere de yansiyor.
Cinsellik, kaçmis çoraptaki delige dokunan bir parmagi ya da üsümüs ellere kondurulan bir dudagi asali çok oldu.
18. asra özgü gururlu asklarin hâlâ vizyonda olmasi, 20. yüzyildaki sere serpe taskinligin, o masum temastaki heyecani, o hasret öpücügündeki tadi silip götürmesinden midir acaba? |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:46 am | Açıklama: ASKA VE TERKE DAIR |
ASKA VE TERKE DAIR
Bazen öyle bir iliskiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük baglanmissinizdir aslinda... En güzel yillarinizin, aci tatli hatiralarinizin ortagidir; iç çekismelerinizin müsebbibi, yazilarinizin ilhami, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaslariniz da, bilinçaltinizda, kahkahanizdadir. Korkunca saklandiginiz bir siginak, cosunca öptügünüz bir bayrak... Sevdaniz riyasiz, çikarsiz, karsiliksizdir. Sinirsiz ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. Lakin gün gelir anlarsiniz; içten içe bir seylerin kanadigini... Tutkulu sevdalarin gizli hançerleri baslar parildamaya... Surasindan, burasindan elestirmeye koyulursunuz: "Söyle görünse, öyle demese, degisse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Baskalarini örnek göstermeye, "Bak onlar nasil yasiyor" demeye baslarsiniz. Hem birlikte yasayip, hem özgür olmanin yollarini ararsiniz. Askinizin gözü kör degildir artik, yanlisini görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye baslayan sohbetlerde açilir elestirinin kapisi; açildikça, bastirilmis itirazlar yükselir bilinçaltindan... Böyle süremeyecegini bilirsiniz. Degissin istersiniz. O, sevgisizliginize yorar bunu... Ihanete sayar. Tutkulu iliskilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücügüyle alacakaranligi isitan o rüya, bir kabusa dönüsür birden... Kapatir gönlünün kapilarini, yasaklar kendini size... Hoyrattir, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konusturmaz, suçlar, yargilar mahkum eder. Mühürler dudaklarinizi, yirtar atar yazdiklarinizi, siler sizi defterden... "Iyiligin içindi hepsi, seni sevdigim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrilirsaniz yasamayacaginizi bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. Ihanetten kirilmistir kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çagi baslar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep baskalarini seçmistir, madem ki kiymetinizi bilmemistir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karsiliksiz aska, çekip gitmeleri denersiniz. Askin göçmenlik çagi baslar böylece... Daha özgür olacaginiz limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzaga izlersiniz olup biteni... Etrafi bir sürü ugursuzla dolmus, kurda kusa yem olmustur. Deli kanlilar, eli kanlilar, ugruna ölenler, sirtina binenler sarmistir çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Ugruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsiniz bir süre...
Ama sonra... ansizin kulagimiza çalinan bir sarki ya da kapi araligindan süzülüp gelen bir koku, hatirlatir onu yeniden... Yaban ellerde, baska kollarda ondan bahseder aglarsiniz. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, sarkisini dinlemeyi, yemegini yemeyi, elinden bir kadeh raki içmeyi... Karsi nehrin kenarindan hasret siirleri haykirirsiniz, sular kulagina fisildasin diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bagirmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe baglanir, uzaklastikça yakinlasirsiniz. Anlarsiniz ki bir çaresiz asktir bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarinda ölmek, kucagina gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuskusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:47 am | Açıklama: ASKIN 'ACI' HALI |
ASKIN 'ACI' HALI
tam gögsünün ortasinda bir yerin aciyacak...
evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin...
sokaga firlayacaksin...
sokaklar da dar gelecek...
tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü...
kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
"önemli olan saglik."
"yasamak güzel."
"bos ver, her sey unutulur."
sen hiçbirini duymayacaksin...
gözyaslarindan etrafi göremez hale geleceksin...
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"ölüme çare bulundu" ya da "yarin kiyamet kopacakmis" deseler basini
kaldirip "ne dedin?" diye sormayacaksin...
yalniz kalmak isteyeceksin...
hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak...
ikisi de yetmeyecek...
geçmisi düsüneceksin...
neredeyse dakika dakika...
ama kötüleri atlayarak...
onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
gittigin yerlere gitmek...
bu sana hiç iyi gelmeyecek...
ama bile bile yapacaksin...
biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese, kaçacaksin...
aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin...
hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin...
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
herkesi ona benzetip...
kimseyi onun yerine koyamayacaksin...
hiçbir sey oyalamayacak seni...
ilaçlara siginacaksin...
birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan...
sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren...
bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek...
bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin...
uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
sabahi iple çekeceksin...
bazen de "hiç günes dogmasa" diyeceksin...
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak
isteyeceksin...
nafile...
düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin...
her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin...
telefonun çalmasini bekleyeceksin...
aramayacagini bile bile...
her çaldiginda yüregin agzina gelecek...
aglamakli konusacaksin arayanlarla...
yüregin burkulacak...
canin yanacak...
bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutusacaksin...
defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için kendinden nefret
edeceksin...
yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin...
onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek...
ama bir umut...
onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu...
bu umut seni gitmekten alikoyacak...
gel gitler içinde yasayacaksin...
buna yasamak denirse...
razi misin bütün bunlara...?
hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye?
o halde asik olabilirsin.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 2:13 am | Açıklama: Ayın karanlık yüzü |
Ayın karanlık yüzü
Ergenlik çağımızın unutulmaz albümü "Dark Side of the Moon," 30 yaşına bastı bu ay... Albümde aniden patlayan çalar saatin anlamını hep merak ederdim, anladığımda epey geç olmuştu. Sessiz gecelerde Pink Floyd dinleyerek hayal kurmaların, dans ederken bir öpücükle aşkı tatmaların devri bitti. Güneşten, "ayın karanlık yüzü"nü göremez olduk. Sonra bir gün...
Benim kuşağım için bütün zamanların en unutulmaz albümüydü.
Kapağından üçgen ışık prizmasına soldan bir huzme girer ve prizmada kırılarak rengârenk dağılırdı.
O zamana dek, Beatles tipi 3'er dakikalık kısa parçalara alışkındık. Böyle, birbirine zincirlenerek uzayıp giden temalar, etkileyici ses efektleri yeniydi. Plaktan yankılanan müzik, insanı soyut bir boşluğa çeken girdap gibiydi.
Pink Floyd'un "Dark Side of the Moon'u, 1973'te piyasaya çıkmış, 30 milyondan fazla satmış ve 14 yıl müzik listelerinin zirvesinde kalarak bir rekora imza atmıştı.
Ödevden "başımızın çatladığı" uzun gecelerde gözlerimizi semaya çevirip henüz bir hayalden ibaret olan sevdalımızın siluetini arardık, "ayın karanlık yüzü"nde...
* * *
Albümde ilk dikkatimi çeken parça "Time" olmuştu.
Parçanın girişinde bir saatin tiktakları dinleyeni huşu içinde uyutuyor, sonra aniden alarm çalarak gaflet uykusundan uyandırıyordu.
Seviyorduk bu parçayı; dinlerken dans ediyor, hayal kuruyorduk ama sözlerini anlamıyorduk.
10'lu yaşlarımızın sonlarındaydık henüz...
Zaman, bir ışık prizmasından süzülürcesine tembel ve asude akıyor, saatler geçmek bilmiyordu.
Parçanın da bundan söz ettiğini anladığımızda, vakit geç olmuştu.
* * *
"Bir bir sayarak saniyelerini sıkıcı bir günün,
Harcayarak geçiriyorsun saatlerini düşünmeksizin
Dolanarak bir karış toprağın üzerinde doğduğun yerin,
Bekleyerek birini ya da bir şeyi sana yol göstermesi için...
Bıkkınsın güneş altında uzanmaktan,
Yağmuru izlemek için evde oturmaktan,
Gençsin ve yaşam uzun; ve öldürecek zamanın var bugün..."
(Nedime Harmandağlı'nın tercümesi, "Pink Floyd", Stüdyo İmge, 2000)
Okullar bitti sonra...
Önce akreplerle yelkovanlar, sonra takvim yaprakları "büyük koşu"ya başladı.
Sessiz gecelerde Pink Floyd dinleyerek hayal kurmaların, dans ederken bir öpücükle aşkı bulmaların devri bitti.
Güneşten, "ayın karanlık yüzü"nü göremez olduk.
Sonra bir gün...
"Ve sonra bir gün fark ediyorsun ki 10 yılı arkanda bırakmışsın".
* * *
Şarkıdaki gibi oldu gerçekten...
İlk gençliğimizin o akmak bilmez kum saati birden gürüldeyen bir çağlayana döndü.
30'larımızı aşıp arkaya baktığımızda, peşinden ölesiye koşturduğumuz şeyin, kendi sonumuz olduğunu fark ettik.
"Time" adeta bunları biliyor, "Yapma" diye çığlık çığlığa peşimizden koşuyordu:
"Ve koşuyorsun ve koşuyorsun yetişmek için güneşe; fakat o batıyor,
Ve hızla dolanıyor doğmak için arkandan bir kez daha,
Güneş aynı güneş, fakat sen daha yaşlısın,
Daha soluksuzsun ve bir gün daha yakınsın ölüme".
* * *
Saatin alarmı buymuş meğer...
"Ayın Karanlık Yüzü"nü yeniden fark ettiğimizde vakit geç olmuştu.
Onu dinlemeyenler çabuk yaşlandı, o ise hep genç kaldı.
Belki de sırrı buydu, 30 yıl taptaze yaşamasının ve hayatının yarısını zirvede tamamlamasının.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 2:14 am | Açıklama: Aşkta terörizm |
Aşkta terörizm
Gelin bir oyun oynayalım.Şimdi yazacağım soruyu önce kendinize, sonra eşinize sorun.
"Eşiniz çok hasta... Acilen ilaç lazım. Çabuk olmazsanız onu kaybedebilirsiniz. Evden fırlayıp bir eczaneye dalıyorsunuz. İlaç eczacının elindeyken fark ediyorsunuz ki, cebinizde 5 kuruş yok. Ne yaparsınız?"
Cevap için üç yıldızlık bir ara veriyorum.
* * *
Cevaplar tamamsa, kendi verdiğiniz cevapla, eşinizinki arasındaki farka şaşmış olmalısınız. Çünkü kriz durumlarında kadın ve erkek davranışlarını karşılaştıran bir araştırmada sorulan bu soru, kadınlar ve erkeklerden tamamen farklı yanıtlar aldı.
Soruyu yanıtlayan erkeklerin tamamına yakını şöyle dediler:
"İlacı eczacının elinden kapar kaçarım".
Kadınların yanıtı ise çoğunlukla şöyleydi:
"Eczacıya durumu anlatır, ilacı parasız vermesini rica ederim. Olmazsa kapı önüne çıkar birilerinden borç isterim. Alır kaçarsam, yakalanıp eşimi hepten ölüme terk etme tehlikesi vardır".
* * *
Bu kısa test bile, kadınlarla erkeklerin hayata nasıl farklı yaklaştıklarını kanıtlıyor. Erkeklerin fevriliğine karşı kadınların sorun çözmedeki soğukkanlılığı ve değişik çareler deneme ısrarı kayda değer...
Farklı cinslerin, "kriz yönetimi"ndeki farklı tavırlarına ilişkin bu deneyi bana hatırlatan, Levent Kırca ile Oya Başar'ın boşanma üzerine sergiledikleri "son parodi"leri oldu. Boşanmalarına ilişkin basın toplantısında Kırca "ilacı kapıp kaçma" telaşındaydı. Başar ise "eşi can çekişirken eczacıya soğukkanlılıkla dert anlatmaya çalışan bir kadın" görünümünde...
İzlerken, "Aşkta masumiyeti yitirdik" cümlesi döküldü ağzımdan...
Bu, bir süre önce okuduğum bir kitabın ilk cümlesiydi.
"İkili İlişkilerde Terörizm" (Varlık Y. İst. 1997) başlıklı bu kitapta psikoterapist Michael Vincent Miller neredeyse tam da ekranda izlediğimiz tartışmayı anlatıyordu.
* * *
Aslında Kırca ve Başar'ın tartışmada kullandıkları üslup ve geliştirdikleri suçlama-savunma mekanizmaları çoğumuza tanıdık gelmiş olmalı. Çünkü bunlarda, modern bir evliliğin bütün klişeleri, hataları, çıkmazları vardı:
Ses yükseltmeler, karşıdakinin ağzının payını vermeler, çözüm yerine suçlu aramalar, sorunun nedenini bir dedikoduya veya "Beni bunun için mi boşadın"a indirgemeler, buz dağının altında yatan sorunları görmek istemeyip, suyun üzerindekine ilişkin laf oyunları yapmalar, hem barışmak isteyip hem tribünler önünde kuyruğu dik tutmaya çalışmalar... vs...
Miller, boşanma kararından hemen önce "son bir umut"la kendisine terapiye gelen çiftlerin genellikle "para, cinsel uyumsuzluk, ev işlerinin dengeli paylaşılmaması" gibi ikincil nedenleri öne sürdüklerini, ancak aslında bunların altında bir başka neden yattığını söylüyor:
"İktidar çatışması..."
Miller'a göre günümüz beraberliklerini "iki kişilik bir iç savaş"a dönüştüren en önemli etken bu... Amerikalı psikolog, sadece aile içi kavgaların değil, sevgi dolu aşk sözcüklerinin altında da bu güç mücadelesinin yattığına, "artık sevginin iktidar savaşından ayrılamaz hale geldiğine" inanıyor.
* * *
Aşk, uzun yıllar baskı altında tutuldu. Bugün "aşkta özgürleşme" çağı yaşanıyor. Ancak Miller, bu özgürlük görüntüsünün altında çiftlerin "maske" takıp birbirlerine rol yapmaya başladıkları ve manipülasyona dayalı yeni bir baskı dönemi yarattıkları kanısında... O anlamda, çiftler arası her iletişimin "denetimi kim ele geçirecek" sorusunda düğümlendiğine inanıyor.
Miller'a göre kadınlar daha çok yakınlık, erkekler daha çok özgürlük istiyor. Biri terk edilmekten, diğeri esir edilmekten korkuyor. O yüzden de, birbirlerinden en çok istedikleri şey, yani sevgi, onları en çok kaygılandıran şeye dönüşüyor. Ne birbirlerine yakınlaşabiliyor, ne uzaklaşabiliyorlar. Bir soğuk savaşı yaşayıp gidiyorlar. Bıçak kemiğe dayanınca da terapiye geliyorlar.
* * *
Ben son izlediğimiz basın toplantısının "Kırca'ların halka açık terapi seansı" olduğunu düşünüyorum.
İki karizmatik kişiliğin medya önünde sürmüş ilişkileri, medya önünde bir "iktidar hesaplaşması"yla sonuçlanıyor.
Anlaşılan o ki, günümüz aşıklarının asıl sorunu sevgiyi, iktidar savaşının elinden kurtarabilmek olacak.
Yöntemi nasıl olursa olsun aslolan, hastaya ilacı yetiştirebilmektir çünkü...
Aslolan hastayı sevmektir.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
| | |
| | |