|
| 1. sayfa (Toplam 2 sayfa) [Toplam 18 mesaj] | |
|
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Arl 30, 2006 5:40 pm | Açıklama: |
Bahar ve Ayrılık
Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...
Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.
Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...
Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...
Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.
Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...
Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...
O'nu büyütmekten korkarak...
* * *
Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...
Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...
Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.
Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...
100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...
Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...
Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...
Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.
Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...
Sonra nisan geldi...
Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...
Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...
Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...
...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...
* * *
Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.
Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...
Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...
Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.
Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...
O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...
Hep beraber...
Eğer
O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz..
|
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
En son ..GöLgE.. tarafından 02 Oca 2007 12:53 am tarihinde değiştirildi. ( Toplam 2 defa değiştirildi. )
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Arl 30, 2006 9:57 pm | Açıklama: |
Yalnızlığa Alışmalı..
Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
* * *
Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.
* * *
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kimse yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmayacak..."
Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
* * *
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
* * *
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
Hayat ve Ben
Otuzbeşime bastım geçen hafta... İlk yan bitti: Hayat: 1... Ben: 0... Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler:
Yolda çocuklar "Amca şu topu atıversene" diye seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin...
Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü...
Baktım, lise fotoğraflarım sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... seyahat ve aşk yerine...
Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içindeki uçurtmanın ipini cekercesine...
"Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -hayret! daha dün değil miydi benimkisi?
Yıllar yılı dudak büktüğüm 'ölümden sonra hayat masalları' na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye...
İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim.
Yaşamın orta sahasına girmişim... irkilmişim...
* * *
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan.
Biri, "Daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla; "Asıl şimdi başlıyor hayat,..! Bundan sonrası rahat!"
Lakin, "Buydu işte görüp göreceğim" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla/yaşlanırsın zamanla..."
Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler...
35'le çoktan tanış olanlarsa "hayata hoşgeldin" pankartıyla karşılamadalar... ilk yan sadece bir ısınmaymış meğer: Asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın... kavganın... aşkın...
Bense şaşkın... devre arası bilancolarındayım:
Son dönemde, kimbilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde..?
Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... ve sustum vicdan sorgularında... Aksisedamla bile dertleşmedim.
Meğer ne yaman serüvenmiş hayat?
Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun... Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun...
Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık...şaşıp kalıyorsun...
Oysa -herkes bilmezden gelse de-skoru belli oyunun:
30'larda dedeni ve nineni kaybediyorsun. 40'lannda anneni ve babam... ve 70'inde kendini...
* * *
Şimdi devre arası/yolun yarısı...
Bugüne dek ancak tanıştık hayatla...
Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendimi...
Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapıtaşları...)
...Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım...
Ben istikballe arkadaşım...
* * *
Ne var ki yarım her şey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... ihanetlerin hesabı sorulamadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ Ama kabuğu soyulamadı/ Sevdalara doyulamadı..."
"Doydum" diyen görmedim ki zaten ben...
Hiç doyulmaz ki zaten...
Lakin gel de zamana anlat bunu...
Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin..
* * *
Baktım ki ikinci yan kapıda... ve hayatın ceza sahası yakın...
Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını. Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi...
Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını...
İlk yarı bilançom o benim:
Yangında ilk kurtarılacak... kazada ilk açılacak...
Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis, koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara..."
Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin...
Kalanı benimle gelecek...
Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı...
Reyhanlar saklayacak sırlarımı..
Skoru bir tek Ege'nin sulan bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir... Hayat: 0... Ben: 1
Ruhumuzun Köprüleri
Zordur köprüleri yakmak... Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için, bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bugününden vazgeçmek ve içinde her nasılsa saklanmayı başarmış bir yarın heyecanının kanadına tutunarak havalanmak cesaret ister. Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki, ruhuna gömülü çocuğu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi uyandırıp dörtnala ileri atılmak, yaman bir karara dönüşür.
Zordur insanın onca zaman, bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi... Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar. Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar...
Yakılan sırat köprüsüdür. Geçer ve orada kalırsınız: cennetse cennet, cehennemse cehennem... dönüşü yoktur...
* * *
Clint Eastwood'un son filmi "Madison Kasabasının Köprüleri" çoğumuza bir kez daha ruhumuzun derinliklerinde saklanan o yakılası köprüleri hatırlattı. Hayatı, sohbetsiz sofralara yemek hazırlamaktan ibaret, kendi halinde bir ev kadınının günün birinde kapıyı çalıveren bir yabancıyla yaşadığı 4 günlük "yasak ilişki", içimizdeki şeytanın kapılarını çaldı. 40 yıl kendirli, kendinden bile saklamış bir kadının, 4 gün içinde kendisiyle tanışması ve 40 yıldır ıskaladığı bir mutluluğu bir "yabancı"da yakalaması, dünyanın dört bir yanındaki izleyicilere pek tanıdık bir duygu gibi geldi.
Sinema çıkışında ellerindeki küçük mendilleri gizli gizli göz pınarlarına bastıran hanımlarla, yaşlı gözlerini kara gözlüklerinin ardına saklamaya çalışan beyler, yasak bir
İlişkiye gözyaşlarıyla onay veriyorlardı adeta...
Yolboyu eşler birbirlerini yokladı, ihmal edilmiş heyecanlar çıkarıldı naftalinli sandıklardan... Kimi, köprüleri yeniden kurmanın yollarını aradı, kimi yakma vaktinin gelip de geçtiğini düşünürken...
* * *
Lakin zordur köprüleri yakmak...
Meçhul bir istikbal uğruna bugününden vazgeçmek korkutur insanları... Mazinin hatıraları taze, dostluklar sıcak, kurulu düzen güvenlidir. Nitekim filmin kadın kahramanı da kendi köprülerini yakmaktan son anda vazgeçer. Ruhunun köprüleri yerine, cesedini ateşe vererek, bir imkansız aşkı, küllerin buluştuğu öbür dünyaya erteler.
Köprüleri yakmak cesaret ister... ama siz kararsızlanırken köprünün karşısından ışıl ışıl yeni bir hayat umudu inatla gülümser insana... Bir elte bugünün yerleşikliğine tutunurken, öbürüyle yarın macerasına uzanmaya çalışır, arada çırpınır durursunuz.
Belki orayı bilmemek, bilmekten iyidir. Bilip de gidememek en beteridir çünkü...
* * *
Sinema çıkışında izleyicilerin düşünce balonlarında köprüler sallanıyordu. Eşler yolboyu birlikteliklerinin muhasebesini yaptılar, kimileri işi cesur bir hesaplaşmaya dönüştürerek, kimi kaygılarını dillendirmeye çekinerek...
Kimi evlerde eski aşklar tazelendi ve yeni köprüler kuruldu, ihmal edilmiş diyaloglardan... Kimi evlerde ise yeniden sohbetsiz sofralara dönüldü... Rahat oturma odalarının kurulu düzenlerine sarılanlar, heyecan dolu bir aşkı beyinlerinde büyüterek kaşıkladılar yemeklerini..
...ve ertelediler, ruhlarının köprülerini kavuracak bir heyecan ateşini; o ateşin ancak cesaretlerini yakacağı güne kadar...
Seçim
Yaşam, insanlara bazen ne zor seçimler dayatıyor.
Bir insanı, sol bacağıyla, hayatı arasında bir tercihe zorlamak kadar sevimsiz ne olabilir?
"Eşyalar toplanmış seninle birlikte/anılar saçılmış odaya heryere/sevdiğim o koku yok artık bu evde/sen...kadınım" diyen o gür sesin sahibinin bugün bir bacağını
yaşamına diyet olarak vermesi sizi de "seçim"e isyan ettirmiyor mu?
Ama bazen seçim imkansız gibi görünse de kaçınılmazdır.
Şimdi bazıları diyorlar ki; "Bu yaşam tarzı da Tanju Okan'ın kendi seçimiydi. Alkolle zehirledi vücudunu... dur durak dinlemedi".
Peki o tercihin nedeni neydi?
Bir yanda şöhret, kudret, para ve rengarenk bir hayat gözkırparken, neden dev bir sanatçı, yalnızlığı ve alkolü seçer..? Neden, pırıltılı bir yaşamın getirişinden vazgeçer?
Yaşamı bir gelir-gider çizelgesi olarak algılayanlar elbet bu seçime ilişkin sağlıklı bir "yoklama" yapamazlar. Çünkü onlara göre rasyonel bir insan seçim yaparken öncelikle "güç, kudret ve iktidar şansı" arar. iktidar şansı olmayan partiye oy verenler, mutluluk uğruna istikbal şansını tepenler, sevdiği kadının kokusu yok diye yaşadığı evden vazgeçenler, her talihsiz borsa oyuncusu gibi sonuçta kaybetmeye razı olmak zorundadırlar.
Lakin başka borsalarda, başka değerlerin prim yaptığını göremezler.
Bazen bir inzivada dolu dolu ve sevgiyle yaşanmış kısacık bir dönemin, şöhretin sahte ışıkları altında parlatılmış upuzun bir hayata tercih edilebileceğini ve bu tercihin insana her türden finali gözealdırabilecek derin bir tutkuya dönüşebileceğini
anlayamazlar.
Seçimde oylarını istikbal garantileri yerine tutkularından yana kullananlar ise, bu tercih şurasında olduğu gibi bedeli öderken de tek başına kalırlar.
İngiliz Kralı 8. Edward sevdiği kadın için tahtını terkettiğinde de kimse bu tercihe
anlam verememişti. Çünkü "geçer akçe" olan "tahf'tı ve bir kadın için koca imparatorluğun nimetlerim tepmek "akıl dışı" sayılıyordu.
Birisini herşeyden vazgeçebilecek kadar çok sevmenin, insanın başına, hiçbir tacın sağlayamayacağı türden bir asalet halkası takacağını düşünemediler.
İngilizler, tahtsız kralın ardından dövüne dursun, tahtsız kral da sevgisiz İngilizlerin haline acıdı durdu hayatı boyunca...
***
Bir kez daha yazmıştım; "her seçim bir kaybediştir" diye...
Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat binbir seçeneği dayar burnunuzun ucuna... "Ne giysem" telaşından, öğle yemeğinde "Ne alırdınız" diye başucunuzda biten garsona, "hangi kanaldaki filmi izlesem" kararsızlığından, "bize oy verin" diye bağrışan partilere kadar herşey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.
Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.
Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur.
Bu seçim oyununda vazgeçtiğimiz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.
Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.
Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.
Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.
Herşeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.
...ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir..
Bilyeler ve Bıçaklar
Cenazesinde cıvıl cıvıl Roman şarkıları söylenmesini vasiyet eden bir ölümcül hasta gibi her yılbaşı, şenliklere güle oynamaya uğurluyoruz eski yılı...
...her eskiyen yılın, kaç sayfa olduğunu kestiremediğimiz otobiyografimizden bir sayfayı daha yırtıp attığını unutmaya çalışarak...
...her açılan yeni sayfanın, yırtılıp atılandan daha renkli öykülerle dolu olacağını umarak...
...ve kitabın kaçıncı sayfasında olduğumuzu hiç umursamayarak...
...neşeli bir cenaze töreni gibi karşılıyoruz yeni yılı...
Oysa günden güne kabarıklaşan hatıra defterleri ele veriyor mazinin tortularını...
Eski albümlerdeki fotoğraflar geçip gidenleri, yitip bitenleri belgelercesine gülümsüyorlar.
Sararan fotoğraflarla birlikte en sevdiğimiz paltonuzun eprimesi, hiç çıkarmadığınız kotunuzun en üst düğmesinin bir türlü kapanmaması, yıldız yıldız ışıldayan vitrinlerin ruhunuza eski bayramları uyandırmaması üzüyor sizi...
Buharlarla sarmalanmış mahzun bir tren garı gibi yılbaşı... Her Aralık sonunda o gara gidip bekliyorsunuz... kimi zaman dönüşü olmayan bir yolcuyu uğurlamanın hüznü... kimi zaman hasretle beklenen bir dostu karşılamanın sevinciyle...
Kitabın kaçıncı sayfasını çevirdiğinize göre değişiyor haletiruhiyeniz... Ya sevinçle karşılıyorsunuz geleni.... ya gidenin ardından hüzünle el sallıyorsunuz.
* * *
Ben eskiden o garda beklerken giden trenlere aldırış etmezdim pek... Gözlerimi rayların ufukla birleştiği noktaya dikip, henüz tanışmadığımız yeni dostun getireceği hediyeleri beklerdim umutla...
Çok bir şey de değil... bir avuç bilyeydi özendiğim...
İsterdim ki, avcuma alıp oluşturduğumda bana eski günlerden gıcır gıcır şarkılar söylesinler... onları yanyana dizip camdan yollar kurayım; o yollar beni çocukluğuma taşısın...eğilip baktığımda dünün gökkuşağı renkleri yanıp sönsün cam kürelerin içlerinde... çarpıştıklarında neşeyle yuvarlansınlar, birbirlerini kırıp dökmeden...
Lakin bu yıl keskin bir bıçak düştü kısmetime, dizi dizi bilyeler yerine... Sarıldığı siyah-beyaz kağıt parçasından hain bir tuzak gibi dökülüverdi;
"sapı kardı, demiri .kör..." ve "bizim ora işi"ydi...
...kabzasında eski bir dost elinin ustaca işlediği mücevherler parlıyordu.
...çeliğinin soğuğunu sırtımda hissettim ilk gördüğümde... sırt kemiklerimin arasından göğsüme, kalbime sokuldu. Canımı yaktı.
Tanışıklığımızdan sinsiliğinden, kalleşliğinden utandım.
Ama bilendim aynı zamanda... Ruhumda bitiveren bıçakların çeliğine sürttüm gövdesini... kıvılcım kıvılcım keskinleştim sürtündükçe...
ihanetler öyledir zaten... içini yakarken, bir ateşe dönüştürür insanı... Yanarken yakmayı öğretir.
İşte bir kez daha o buharlarla sarmalanmış mahzun istasyondayız cümbür cemaat... Kalkışa hazırlanan trenin son vagonundan eprimiş paltolar, solgun resimler ve ihanet bıçaklan el sallıyorlar.
Biz, yaralarımızı gizlemeye çalışarak uğurluyoruz yaşamımızın deli dolu bir sayfasını daha...
Ve rayların, ufuk çizgisiyle buluştuğu noktadan çığlık çığlığa koşturuyor yeni bir sayfanın ilk satırları...
Her satırda yaşlanıp, her bıçaklanışta yaralanışımıza boşverip, şenlikli bir cenaze gibi karşılıyoruz yeni yılı...
İstasyona girince avuç avuç bilyeler dökülüyor vagonlardan...
Çekip gidenlere, yitip bitenlere, sırttan hançerleyenlere inat, yeni bir yılın kapısında gıcır gıcır eski şarkılar söylüyoruz neşeyle...
Her sayfada zenginleşip, her yarada kanayarak, kah kinlenip, kah sevdalanarak ve dost ihanetlerinden hazin dersler alarak ayrılıyoruz gardan...
...bir başka Aralık sonunda yeniden buluşabilmek... ve gardan kalkacak son trene başı dik binebilmek umuduyla...
|
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Arl 30, 2006 10:03 pm | Açıklama: |
Yarim Haziran!
Kimbilir kaç baharı birlikte uğurladık seninle...
Kimbilir kaç yazı karşıladık kan ter içinde...
İlhamısın ergenlik şiirlerimin, o ilk Haziran’dan beri...
Yaşgünlerimin fener alayı, ilkyaz günahlarımın tanığısın...
Tanığısın yüzüme düşen gözlerin, tenime değen ellerin...
Senle başlayıp, sende bitirdim bunca yılı...
Sendin hararetli yılsonu muhasebelerimin değişmez takvim yaprağı...
Tutkunum sana... sadık, itaatkar ve hayran.. ...
Yarim Haziran...!
***
Hasretle bekleyip iple çektim gelişlerini çoğu zaman...
Sen hep iki bahar arasında, hazlar zamanı çıkageldin; eteklerinde ilkyaz
coşkuları ve isyanlarla...
Haziranlarda aşık, haziranlarda pişman, haziranlarda ergen oldum.
İşte burada yıllar yılı getirip, iadesiz taahhütsüz önüme atıverdiğin eski yaşlar... kimi hakkınca yaşanmış, kimi belki hiç yaşanmamış... kimi çocuk, kim genç, kimi olgun...
Her serin baharın ardından yaz kokulu yıldız müjdeler taşıdın bana... hararetli ve çıplak Temmuz akşamları vadettin... peşisıra hazan geldiğini hissettirmeksizin bir süre...
Gün oldu tomurcuk olup çiçek çiçek boy verdin; gün oldu şiddet yüklü bir öfke bulutuna tutunup seller yağdırdın gecikmiş bahar dallarının üzerine... hazırlıksız... insafsız...
Öncesiz ve sonrasız aşklarda oyaladın beni...
Kimi gerçek, çoğu yalan...
Zamanla ibadet eder gibi sevmeyi öğrettin...üzerine kırağı düşmüş beyaz bir gül kadar taze... bir o kadar kusursuz...
Anladım ki, Haziran'da sevmek yaman...
Yarim Haziran..!
***
Ocaklar kurdum sıcacık... Aşım, eşim, işim oldu katıksız, riyasız... Oğullar ve gecikmiş heyecanlar verdin bana...
Gidemediğimiz uzak denizleri çocuklarımıza isim yaptık... onlar yüzsün diye yüzemediklerimizi...
Geride kırık dökük onlarca Haziran bırakarak karşıladık yarınları... Ve sen bağışladın hatalarımı yılsonu bilançolarında... Sorguda ele vermedin beni... Tanıyamadılar kimlik tesbitinde bedenimi, kalbimi...
Kimbilir kaç sırrı sakladın... kaçını ele verdin... o gecikmiş hesaplaşmalarda...
Sen ilkyazdan alıp güze açarken kapılarını... ben yazın sarhoşluğundan sonbahar serinliğinde aydım.
Seni beklerken kendime vardım.
Yadsıyamam: Sevildim ve sevdim çoğu.. zaman...
Müsebbibi sensin... Yarim Haziran...!
***
Kalbim büyüse de büyümedi içimdeki çocuk..
... ama zamanla olgunlaştı Haziranlarım
Yeni gelenler sonbahara daha yakın şimdi...
Eski mektuplar ve sepya renkli fotoğraflarla dolu bir albümde hayatım... Haziran doğumlu...
Kulağımda bir şiir Hasan Hüseyin'den artakalan:
'"Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam.../Haziran'da ölmek zor"...
Lakin doğmak da zor Haziran'da...
Yaz kapıyı çalsa da;
... biliyoruz sonu hazan...
Yine de seviyorum seni...
Yarim Haziran..!
Çıplak Gösteren Gözlük
Karşınızdakileri çıplak görmek istemez misiniz? Bu hayalinizi bir gözlük satın alarak gerçekleştirmeniz mümkün!...
UDP adlı bir şirket, büyük boy gazete ilanlarıyla vermiş bu müjdeyi... İlana bakılırsa bir miktar paraya kıyıp, bu özel gözlükten satın alırsanız, insanları giyinikken çıplak görme şansına kavuşuyormuşsunuz. Kıyafeti delip geçecek gözleriniz, insan teninin en mahrem ayrıntılarıyla buluşturacakmış sizi... Hayatı bütün çıplaklığıyla görebilecekmişsiniz.
Ne hoş bir hayal!..
Hürriyet'te Erkan Çelebi'nin İstanbul Ticaret Odası'nın bir araştırmasına atfen yazdığına bakılırsa, bu "tatlı hayal", bir hayli müşteri toplamış. Firmanın ilanı gazetelerde yayınlandıktan sonra gözlerine bir bayram yaşatmak isteyenler kapıya yığılmışlar ve "çıplak gösteren gözlük" tam 125 bin adet satmış.
Ticaret Odası, bu ilginç sonuca dikkat çekerken daha da ilginç bir ayrıntı veriyor:
Bu 125 bin kişi içinden sadece 16'sı gözlüğü iade etmiş...
Peki ya kalan 124 bin 984 kişi..?
Bence onlar açısından üç olasılık var:
Birinci olasılık: Gözlük gerçekten karşısına geçeni çıplak gösteriyor. Bu şansa ulaşan onbinlerce yurttaşımız şu anda ülkemiz sokaklarını bir çıplaklar kampı gezer gibi arşınlıyorlar. Sadece 16 kişi, "bakmayı bilemediğinden, görmeyi beceremedi" ve gözlükleri iade etti.
İkinci olasılık: Gözlükler, maalesef istenileni göstermiyor. Ancak gözlük teslimatını beklerken "çıplakları röntgenleyerek keyif yapma" fikrine kendini iyiden iyiye alıştıran müşteriler, düş güçlerini devreye sokup, kutsal bir itaatle gözlüğün yeteneğine inanmaya devam ediyorlar.
Üçüncü olasılık: Müşteriler, gözlüğü gözlerine takıp, en alımlı komşularının yanına koştukları anda bir kazık yediklerini anladılar, ama "saf adam" diye damgalanmamak için ses etmediler. Şimdi evde, duvara çarpılmış gözlüğün çatlak camlarına bakıp bakıp öfkeleniyorlar.
* * *
Geçenlerde faksımın üzerinde bulduğum bir notla hatırladım, çıplak gösteren gözlük haberini... Sımsıcak satırlar vardı notta... "Ne olur" diyordu satırların yazarı; "...ne olur biraz da iç açıcı şeyler yazsanız... Güzel şeyler yaşamıyor musunuz hiç..? Sokağa çıkıp dolaşın. Sabah, köpeğini gezdiren kibarlara gülümseyin. Bir serseri ile aynı bankta oturup, kötü bir barda bira için... Bir bebeğin gülücüğünden tadlar çıkarın... Yağmurda caddelerin parıltısıyla ıslanın. Sokaklarda kaybolun... Hayal kurun..."
Postadan, çıplak gösteren bir gözlük çıkmış gibi heyecanlandım... Taktım gözüme ve yaşam, salkım salkım müjdeler yığıverdi önüme...Ne can çekişen yağmur bulutları kaldı ne kederli martı çığlıkları, ne yorgun bir dolunayın hicran şarkıları...
Hayallerini cebine doldurup şehri turalarken, ruhunu bir bayram yeri gibi rengarenk süslemesi ne güzel insanoğlunun... Ne güzel kahkahayı, bir rakı kadehine meze yapıp masmavi keyifler yudumlaması... Bir bebeğin agusundan, bir serseri sohbetinden, bir dost sesinden kendine unutulmuş tadlar ayıklaması... Biz bilmez miyiz geceleri bir sevdalının saç diplerini koklayarak uyumanın, bir bahar sabahı ıslak saçlarını rüzgarda kurutmanın, bir havai fişek yıldızına tutunup yeryüzüne süzülürken sevda şarkıları söylemenin tadını..?
O halde niye ille çıkarıp çıkarıp iade ediyoruz hayal gözlüklerini..? Niye yaşamın içindeki kıpır kıpır çıplaklığa göz dikmek varken, hayatı kuşatan eski püskü giysilere takılıp kalıyor gözbebeklerimiz..? Neden her ayrıntıdan bir yaşam parıltısı seçip, yakamoz yakamoz ısıtmıyoruz ruhumuzun derinliklerini..?
Niye kavuşmalardan çok ayrılıklar ilham veriyor bize... Sevdadan çok acının türküsünü söylüyoruz. Neden hüzne tutkunuz, kahkahadan ziyade..?
Neden 16 kişi, gözlükler ardından gülümseyen onbinlere inat, "hayır bunlar yalan... Bizi kandırıyorlar" diye feryat figan bağırıp duruyoruz.
* * *
Çünkü paylaşılmayan kahkahalara aşina değiliz.
Başkalarının acısı canımızı acıtıyor.
Sahte gözlük dağıtan hayal tacirleri gülücüğümüzü donduruyor dudaklarımızda... Televizyon haberleriyle daralıyor yüreğimiz... "Dayan ülkem" demekten nefesimiz tükeniyor.
O yüzden yağmurlu caddelerin parıltısı gözerimizi ışıtsa da, dilimiz sellerin ağıdını yakıyor.
Zindanı ve zulmü yenmenin ve kahkahalarımızı üleşmenin hayalini kuruyoruz.
Kurduğumuz hayallerden yargılanıyoruz...
Çünkü gözlüksüz görüyoruz çıplağını insanların...
Giysilerimizden utanıyoruz...
|
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Pzr Arl 31, 2006 7:41 pm | Açıklama: |
Kaç kopyayız biz..?
Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
Kaç kopya çıkarılabileceğini?
Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya
çabaladığınızı farkediyor musunuz?
Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
Halen sinemalarda gösterilen "Multipli city" (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir "işkolik"...
Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. Sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor.
Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.
Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz:
Sahi kaç kopyayız biz?
Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
Sahi, kaç kopyasınız siz...?
Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
Ölmeyi öğrendiğinde yaşamayı da öğrenmişsin demektir!
Bir dönem dünyayı sallamış bir efsane grup için ne hazin final!..
Kurucularını çoktan toprağa vermişlerdi.
Artık birbirlerini görmüyorlardı bile...
"En küçükleri"nin ölüm döşeğinde buluştular son kez...
Kim bilir nelerden konuştular.
Çıkan ikili, gözyaşlarını sildi gizlice...
Kalan, ölüm için saat saymaya devam etti.
* * *
Beatles'ın en genç üyesi (58) George Harrisson'ın beklenen ölümü bana Mori'yi hatırlattı.
Mori Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörü...
1994'te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 60'lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş. Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış:
Hastalık Mori'yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş: Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş.
Düşünmüş o zaman:
"Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?"
Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köprünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş.
Hayattaki son dersi, "kendi ölümü" olacakmış.
* * *
Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir "canlı cenaze töreni" düzenlemiş.
Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünce cevap verme şansını yaratmış.
ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel'ın programına konuk olunca üne kavuşmuş.
Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona "son yolculuk"u sormaya başlamışlar.
Mori'nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı.
(Mitch Albom, "Öğretmenim Mori'yle Salı Buluşmaları", Boyner Y. 1997) Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu:
"Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor:
'- O gün, bugün mü? Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş, araba ve ev taksitleri... hayattan istediğim şey bu mu?'"
* * *
"Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın" diyor Mori...
"- Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?" sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir cevap veriyor:
"- Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim".
* * *
Sizin bunları yapacak vaktiniz var.
Bütün yapmanız gereken arada bir omuzunuza bir bakış atıp sormak:
"Bugün mü küçük kuş, bugün mü?.."
Siluet
İlk aşkım bir siluetti... Çocuk sayılırdım. Aşk, üst raftaki kitaplarda bahsedilen duygunun adıydı henüz... Sinemada perdeden koltuklara doğru ışık ışık yayılan bir elektrikti... Arsız, mahcup ve cazip... alabildiğine melankolik, bir o kadar platonikti.
Böylesine uzak, öylesine yakınken aşk, bir gün o silueti gördüm.
Karşı blokun en üst katının küçük penceresinde, kaloriferin üzerine zarifçe tünemiş uzun saçlı bir kızdı.
Akşam oldu mu, odasının zayıf ışığını arkasına alır, yanağını pencereye dayar ve saatlerce kıpırdamadan öylece dururdu.
Yüzünü seçemezdim. Belli belirsiz bir karaltıydı uzaktan... Ama aklımda güzelliğe dair ne varsa o biçimli profiline sığdırmış bir karaltıydı. Bir gece yarısı karşı pencereye konuvermiş ve sonra da uzun geceler boyunca sadece müzikle paylaştığım yalnızlığıma ortak olmuştu.
Belalı sınav arifelerinin, kahredici yalnızlık gecelerinin, şehvetli ergenlik düşlerinin gönüllü başkadınıydı. O gece kütüphanemden çektiğim kitabın verdiği ilhama göre kâh müşfik bir anne eliydi, kâh vahşi bir dilber dudağı... Gönlümce şekil verebildiğim çamurdan bir tanrıçaydı adeta... öylesine itaatkardı...
Odamın ışığı sönmeden uykuya çekilmezdi. Yattığında, karşı pencerede gördüğü adamı düşündüğüne kalıbımı basardım.
Artık akşamları iple çekiyor, hava karardı mı siluetimle başbaşa kalabilmek için odama kapanıyor ve çalışma masama kurulup prensesimi bekliyordum.
Ona bağlanmıştım. Varlığı, yıldız yıldız odama, ruhuma akıyordu. Pencerede olmadığı geceler tuhaf bir yalnızlık duygusu eziyordu yüreğimi... Gelip yerini alıverince içim ürperiyor, yanaklarıma kan yürüyordu.
Onu ufkuma alıp, kulağımı müziğe vererek kaç gece geçirdim, bilmiyorum.
Bir siluete aşık olmuştum.
* * *
Sonra bir gün telefon çaldı.
Açtım... "Karşı penceredeki kız"dı.
Yıkıldım.
Bu ses onun olamazdı. O, bu ismi taşıyamazdı; böyle konuşamazdı. Düşlerimi süsleyen kadının cümleleri değildi bunlar...
Hayaller ne kadar kırılganmış meğer...
Kapatmak istedim, beceremedim.
Konuşma uzadıkça, aylardır uzun geceler boyunca binbir emekle yaptığım o muhteşem heykel, deprem yemişçesine çatırdamaya başladı. Ahizeyi kapatıp pencereye koşsam kurtarabilirdim sanki... Bunun kötü bir şaka olduğuna kendimi inandırabilirdim. Düşlerimden yonttuğum siluetimi, gerçekliğin çirkin kollarından çekip alabilirdim.
Olmadı.
Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyi yaşadığımı sanıyordum. Meğer daha beteri sıradaymış:
Tanıştık.
Ve söndü "geceyarılarıma doğan güneş"...
"Bayan hayalkırıklığı" ile bir ay birlikte olduk. O ay, ikimize de zehir oldu.
Onunla birlikte siluetimi de kaybettim.
Aşk, ete kemiğe bürününce, düşler küstü. Sona erdi, gecelerimin can şenliği...
* * *
"Telefondaki kız"ı uzun yıllar sonra bir otobüs durağında gördüm. Kucağında bebeği vardı. Uzaktan selamlaştık.
Onu çoktan unuttuğumu farkettim. Siluet ise hiç çıkmamıştı aklımdan.
Çünkü aşk, üst raftaki kitaplardan inmemişti henüz... ve ben, karşı camdaki siluetin o kıza ait olduğuna hiçbir zaman inanmamıştım.
Aslında marazi bir aşktı hayalim...
...o yüzden de bir hayal oldu ilk aşkım...
Gelecek uzun sürer
Seviyorlar bizi... Öldüresiye... Ve biz dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşumuzun gönüllü cellatlarına...
1980 yılının 16 Kasım günü, bir Pazar'dı...
20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Louis Althusser, saat 9 sularında, karyolasının ayakucunu aydınlatan kurşuni bir gün ışığı ile uyandı.
Eşi Helene, karyolanın kenarında sırtüstü yatıyordu.
Bacaklarını gevşekçe yerdeki halının üzerine salıvermişti. Althusser yere diz çöküp, eşinin üzerine eğildi ve hiç konuşmadan boynuna masaj yapmaya başladı. İki başparmağını göğüs kemiğinin üst tarafındaki çukurluklara bastırıyor, ovmanın şiddetini artırdıkça, ön kol kaslarında büyük bir yorgunluk hissediyordu.
Az sonra durdu. Eşinin dingin ve huzurlu yüzüne baktı: Helene'in gözleri tavana dikiliydi ve vücudu kımıldamıyordu. Sonra dudaklarının arasından sarkan küçücük dil parçasını farketti.
Birden dehşete kapıldı.
Althusser o an yaşadıklarını, daha sonra "Gelecek Uzun Sürer" adlı otobiyografisinde şöyle anlatacaktı:
"Boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemiştim. Birden doğrulup bağırmaya başladım: Helene'i boğmuştum... Ön avluya inen demir trabzanlı küçük merdiveni uçarcasına indim ve gene koşa koşa birinci katta oturan doktoru bulacağım revire yöneldim. Basamakları dörder dörder tırmanırken bağırmayı da sürdürüyordum: Helene'i boğdum... Helene'i boğdum..."
Az sonra doktor, Althusser'in dairesine koştu. Helene'in bedenini yokladı. Sonra dönüp, "Yapacak bir şey yok, artık çok geç" dedi.
Bir süre sonra gelip ünlü Fransız filozofa bir iğne yaptılar ve götürüp Sainte - Anne akıl hastanesine yatırdılar.
* * *
Althusser'in otobiyografisini okuyunca, ünlü düşünürün eşiyle paylaştığı bunca sıkıntı, bunca aşk, bunca acıdan sonra ona reva gördüğü bu finale inanamıyorsunuz. Ama bir yandan da bu kadar şiddetle yaşanan bir aşkın son kertesinde insanın, sevdiğini ölümün sonsuzluğunda saklama fikrine kapılabileceğini düşünüyorsunuz.
Helene'in bu boğma sırasında en küçük bir direniş göstermemiş oluşuna dair raporlar, bu hissin karşılıksız olmadığını gösteriyor.
Acaba Helene, aslında ölmek istiyordu da, intiharını eşinden mi "rica etti?" Yoksa Althusser, karısında kendi yıkımını gördüğünden, onu yok edince kendi yaşamını temize çıkarmayı mı umdu?
Bilemiyoruz.
Bildiğimiz şu ki, aşk bazen öldürücü bir şiddetin tahrikçisi olabiliyor.
Ben kitabı okurken, hem aşkın şiddetle kurduğu bu tuhaf ilişkiyi düşündüm, hem de bizi sevdikleri için ellerini sürekli boğazımızın düğüm noktalarında gezdirenleri...
Eminim ki, onlar da her eziyeti bizi sevdikleri için yapıyorlar...
Dergilerimizi, kitaplarımızı toplatıyorlar, fena fikirlere kapılmamamız için... Telefonlarımızı dinliyorlar, yanlış bir şey söylemeyelim diye...
Bizi tatsız gerçeklerden korumak için televizyonlarımızı kapatıyor, tehlikeli masallara inanmayalım diye yazarlarımızı susturuyorlar. Üniversite pankartlarıyla zehirlenmeyelim diye, gençleri copluyorlar üniversite kapılarında...
Çeteler kurup, boğazımızı sıkıyorlar; vatan millet aşkının ölümcül şehvetiyle...
Bizi, bizden korumaya çalışıyorlar...
Bu yasaklar, bu tuzaklar hep bizim için...
* * *
Biz ise, yaşadığımız bunca acı, bunca sıkıntı, bunca aşktan sonra dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşumuzun gönüllü cellatlarına...
Belki intiharımızı kolaylaştırmak için... Belki de bizde kendi yıkımını gören bir zihniyete, bizi yokederek arınma çabasında yardımcı olmak için...
Bizi boğuyorlar, ses etmiyoruz.
Gözlerimizi sabit bir noktaya dikip sessizce bekliyoruz.
Geleceğin uzun sürdüğünü biliyoruz. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Sal Oca 02, 2007 12:49 am | Açıklama: |
Ay tutulurken... yolda...
Ufuk çizgisinde biten bereketli toprakların karanlığında, upuzun bir yoldaydık geçen hafta...ve dolunay, buğulu bir kitabe gibi gökte asılıydı.
Nur yüzlü bir yol arkadaşıydı gece boyunca... Duru ve sakin izledi bizi; daldıkça camı yalayan kirpiklerimizden öperek, şefkatle...
Yol boyu tenimizi parlatan ışık sağanağı, nehir kenarlarında pul pul yakamozlanıyor, meltem estikçe kavak yapraklarında yanıp sönen bir ateşböceği kafilesine dönüşüyordu.
Ne zaman başımızı kaldırsak orada mağrur ve sessiz parıldıyordu; eteklerinden puslu haleler saçan sihirli bir gümüş lira gibi...
Arada eflatun bir bulutun arkasına çekilip gizleniyor ve orada birkaç dakikada bütün mahcubiyetinden soyunmuşcasına cüretkâr, bu kez çırılçıplak bir raksa başlıyordu semada...
Kutsal kitapların yazdığı gibi, tanrının geceye de hükmetmek üzere yarattığı bir büyülü ışıktı o...
Çevresi yıldızlarca kuşatılmıştı, onun kadar parlayamadığına yanan... ve biz yol boyu, hüzünlü şiirler damıttık gözalıcı ışığından...
Gerçi Fuentes'in dediği gibi, üzerinde o adamlar gezindiğinden beridir bizim romantik hayallerimizin tanrıçası olma özelliğini yitirmişti kısmen, ama hâlâ öyle güzel, öyle baştan çıkarıcıydı ki...
Gece boyunca ilham verdi hepimize; bayram şekeri tadında, ilk öpücük heyecanında... ve eski bir şarkı olup yerleşti dilimize; "Dün gece mehtaba daldım hep, seni andım/öyle bir an geldi ki, mehtap... seni sandım".
* * *
Sonra birden bastırıverdi kasvet...
Kalleş bir gölge, ağır ağır sokuldu dolunayın nurdan yüzüne... ve birkaç dakika içinde kara bir şal gibi tamamen örttü üzerini gece güneşinin...
Bir süre kıvranıp durdu ay ışığı, sonra tutulup kaldı aniden...
Ölü bedenlere can veren o ürpertici buğusu hoyratça gölgelendi.
Karanlık, hükümranlığını ilan etti dağ yamaçlarında... Bozkır, siyaha teslim oldu.
Ay tutuldu, dilimiz tutulmuşcasına şaşırtarak bizi..
Aydınlık yüzü keder bulutlarıyla gölgelenirken, gözümüzü semaya dikip paylaştık sancısını...
Okşadık bakışlarımızla; doğum anında bir annenin terli saçlarını okşarcasına...
Öyle masum, öyle sessiz çekiliverdi ki başucumuzdan, daha kirpiklerimizdeki nemi kurumadan ışıklı busesinin, yokluğunun boşluğuna yuvarlandık ıssız bir yol ortasında, yapayalnız...
Efkârlandık mahrumiyetinden...
Aya tutulduk, ay tutulurken...
Yollarda esmer tenli adamlar silah sıktı ayın karanlık yüzüne doğru; kurşun dökercesine gökkubbenin uğursuz mührünün üzerine... ve çocuklar teneke çaldı dolunayın ruhunu kurtarmak için, kara büyücünün elinden...
Bense durumu açıklarken "aydan dede"sini kaybetme telaşındaki oğluma; ne kara büyücülerden sözettim; ne de gezegen sisteminden: "Güneşe tutkunmuş dolunay" dedim; "lakin karalar bağlamış, aralarına dünya girince..."
İzahat ne kolay, konu aşka gelince...
* * *
Gördünüz ya; yok bu yazının bir mesajı...
Sadece dolunaya övgü için yazıldı.
... o dolunay ki, yoldaşı geceyarısı hasretliklerinin... ilhamı sevda sözcüklerinin...
O dolunay ki, yüzyılda bir gölgelenir yüzü...
Eh, haketti bu kadarcık sözü...
Şiirsiz yaşamak...
Nihayet sonbahar yağmaya başladı ruhumuza, bir dua gibi pencerelerde yağmur, damarlarımızda küllenmiş tanıdık bir tutkuyu kıvılcımlandırıyor. Şiir
bahçedeki yaprak yağmuruyla uyanıyor yaz uykusundan. Yağmurlarla gelen mısralar, ansızın geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza.
"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer, "...ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden/gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden/açılırdı hayal, tuzun suda bukağısı çözülürken"...
Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviyesiz bataklığın kucağından...
Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.
Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımızdan...
Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.
Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:
"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aşmak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzurunda kalmak ve yok olmak..."
Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze alamadığımızdan...
O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başlayan mektuplar almamamız nicedir...
Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yüreğimiz bunca nefretin karşısında...
Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.
Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...
Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor artık taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...
Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...
"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiirden kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...
Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden okurunu yitirmişti.
Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu direniş, bir nafile çabaydı.
Duymadı toplum...
Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...
Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... terkedilmiş bir sevdalı gibi yapayalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...
Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhlarımızı avutacak...
Haydi bir şiir okuyun bugün...
Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbolcu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme hesaplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığının...
...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl, "ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden.../ Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden/ yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı/ gözyaşlarının gücü vardı eskiden."
|
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
| | |