|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 7 mesaj] |
|
|
|
|
|
sinking deeper down
|
Tarih: Cmt Şub 10, 2007 2:22 pm | Açıklama: Can Dündar |
Bakü
Azerbaycan Havayolları'na ait uçak, Bakü için alçalmaya başladığında yanımda oturan Azeri kadın kulağıma eğilip:
"- Düşüyoruz" diye fısıldadı.
Normal koşullarda panik halinde Kelime - i Şahadet getirip birlikte yolculuk yaptığımız Tarık Akan'la, Nazım Hikmet Vakfı Genel Sekreteri Kıymet Coşkun'la ve kameramanımız Murat Özcan'la hellalleşmem gerekiyordu. Ama bu sürprize hazırlıklıydım.
Gülümseyerek kemerimi bağladım ve "Evet, düşüyoruz" dedim.
Azeri Türkçesinde "düşme"nin "inmek" anlamına geldiğini geçenlerde İstanbul'a gelen bir Azeri dostumuzdan öğrenmiştik.
Dostumuz takside "Sakla da düşem" ("Dur da ineyim") deyince taksicinin niye tuhaf tuhaf baktığını anlayamamıştı.
* * *
Azeri Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki farklar Bakü'ye giden Türkler için en eğlenceli konu... Yola çıkmadan tavsiyeler başlıyor:
"Maşın"a yani "arabaya" binerken "Sen konaksın. Kabakta otur" denildiğinde etrafta konak veya kabağa dönüşen araba aramayın. Çünkü "konak" (konuk) sizsiniz... "kabak" ise arabanın "ön"ü...
Yemekte biri tabağa bakıp garsona "Bu çok sümüklü, geri götür" derse kusmayın. Getirilen et çok "kemikli" demektir.
Arabadakilerden biri "Kıçım ağrıyor" diye sızlanırsa utanacağınıza "bacağı"nı bir doktora gösterin.
Doktor "Size ahırda bakacağım" dediyse "Bana hayvan demek istedi" diye celallenmeyin, "sonra" bakacak demektir; sıranızı bekleyin.
* * *
4 günlük Bakü seferimiz sırasında biz de benzerlerine tanık olduk:
Mahçup kızlar Tarık Akan'a yanaşıp "Sizi Tarık Akan'a okşattık" deyince, kimin kime okşatıldığını çözmeye çalıştık; oysa sadece "benzettik" diyorlardı.
Galatasaray'ın Sofya'daki maçını sorduğumuzda "Henüz heç - heç" ("sıfır sıfır") dediler. Bitince beraberlik haberi geldi.
Fener?
"Fener 2 - 1 üttü ve etabı aştı."
Otel çıkışında kat görevlisi "Kravatını düzeltiym mi?" diye sorunca kravatımıza davrandık, oysa "kravat"tan kasıt, "yatak"tı.
Azeri televizyonunun karşısına oturup fonda İngilizce, önde Azerice dublajla Amerikan filmi izlemek de ayrı alem...
Askerlerine "OK guys" ("Tamam çocuklar") diye bağıran bir komutanın ağzından "Yahşidir uşaklar" sözcüklerini duymak ya da "You're right" ("Haklısın") karşılığı "Düz söylüyorsun"u işitmek gerçekten şaşırtıcı...
Ama en güzeli şu: Bir yıl aradan sonra geçenlerde İstanbul'a gelen Azeri işadamı dostumuz fiyatlardaki sıçramayı sorunca "Zam geldi" yanıtını almış. Kızmış dostumuz:
"- Söyleyin o zamma, bir daha gelmesin buralara" demiş.
Meğer Azerbaycan'da "muavin"e "zam" denirmiş.
* * *
Bütün bu dil muzırlıklarına rağmen Azerbaycan'da "Türk konak" olmak mucizevi bir şey.
Azerilerin Türkiye aşkını görmek için cuma akşamı Azatlık Meydanı'nda olup Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile birlikte gösteriye gelen Türk jetlerinin gösterisini izlemeliydiniz. Herhalde pek az Türk veya Azeri politikacı o meydana böyle müthiş bir kalabalık toplayabilirdi.
10 yıl öncesine kadar Rus MİG'lerinin gösteri yaptığı meydanda 10. Yıl Marşı çalınıyor, Türk bayrakları dalgalanıyor, "Türk Yıldızları"nın her geçişinde meydanı dolduran yarım milyonu aşkın Azeri, heyecanla "el çalıyor"du (alkışlıyordu). Kucağında "uşağıyla" gelen bir Azeri kadın "Bu dünyada tek değiliz. Kardeşimiz yanımızda" dedi. Bir işadamı, "Rus'u Fars'ı görsün ki, sahipsiz değiliz" diye gururlandı. Meydana nazır otelimizin komisi İrfan, jetlere bakıp, "Sizinkiler bizi İran'a karşı kolluyor" yorumunu yaptı.
Ertesi günkü Ekspress gazetesinde "yüzminlarla bakılının turk ulduzlarının maharetina uşaq kimi sevindi"ğini (yüzbinlerce Bakülünün Türk Yıldızları'nın ustalığına çocuk gibi sevindiğini) ve İran'ın bu gövde gösterisini "pislediği"ni okuduk. "Eleştirmek" burada - bizdeki anlamına yakın olarak- "b.k atmak" karşılığı kullanılıyordu.
Yine de Azeri Türkçesinde beni en çok çarpan, "para"ya "pul", "rüşvet"e de "hörmet" denmesi oldu.
Sizce bizde de öyle demenin zamanı gelmedi mi? |
|
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:50 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Şub 10, 2007 4:11 pm | Açıklama: BAHAR GELME ÜSTÜME |
BAHAR GELME ÜSTÜME
Bahar, yalvaririm çek git isine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklimi çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyaniyor bahçemde; sonra günesle oynasip tütsülenmis gibi bugulaniyor.
Ne zaman sokaga çiksam badem agaçlari salkim saçak çiçek...
Kavaklar kipir kipir, islik isliga meltem...
Kirda dayanilmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çesit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!
* * *
Zaten damarlarimda zor zaptediyorum kanimi...
Çoktan cemreler düsmüs beynime, yüregime...
Kalbimin buzlari erimis.
Gögüs kafesimde ne idügü belirsiz bir kipirtiyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çildirtma beni...
Krizdeyim ben... tembelligin sirasi degil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarimdan, çaglalarina, kokularina hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi islik çalip sokaga çagirmasinlar beni...
Bulutlarin üsüsmesin basima...
Girme kanima benim...
...yoldan çikarma...!
* * *
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyaklarin en etkilisi,
Sevdanin suç ortagisin.
Kiyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandirip yesillendireceksin aska; gövdemi azdirip sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanim kaynamisken sana, toplayip allarini morlarini, beni bir kurakligin ortasinda terk edeceksin...
O iple çektigim isigin, dayanilmaz olacak o zaman...
Ne o delismen sabahlar kalacak, ne günaha çagiran çapkin eteklerin uçustugu günbatimlari...
Tembel kuslarin sakimaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarinda...
Yeserttigin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarina dönüsecek yeniden... yüregim viraneye...
Her bahar sarhoslugu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir baska bahara kalacak.
* * *
Iyisi mi, hiç azdirma ruhumu bahar...
Is açma basima...
Git isine!
Yoldan çikarma beni!.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:49 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
SymrnA
|
Tarih: Per Nis 05, 2007 10:13 pm | Açıklama: Bugunlerde herkes gitmek istiyor... |
Bugunlerde herkes gitmek istiyor
Küçük bir sahil kasabasina,bir baska ülkeye,daglara, uzaklara…
Hayatindan memnun olan yok. Kiminle konussam ayni sey…
Her seyi, herkesi birakip gitme istegi.
Öyle ”yanina almak istedigi üç sey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten. Her seyi, herkesi götürdün demektir.
Keske kendini birakip gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize raziyiz diyelim, öteki de olmuyor.
ani her seyi yüzüstü birakmak göze alinamiyor.
Böyle gidiyor iste. Bir yanimiz ”kalk gidelim”,
öbür yanimiz “otur” diyor.
”Otur” diyen kazaniyor. O yan kalabalik zira.
Is, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu..
En kötüsü aliskanlik.
Aliskanligin verdigi rahatlik, monotonlugun dogurdugu bikkinligi
yeniyor. Kaliyoruz.
Kus olup uçmak isterken agaç olup kök saliyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha dogurmalar…
Borçlara girmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor.
Misal, ben…
Kapidaki Rex’i birakip gidemiyorum. Degil bu sehirden gitmek,
iki sokak öteye tasinamiyorum. Alip götürsem gelmez ki…
Bütün sokagin köpegi oldugunun farkinda.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
”Sirtinda yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardir;
evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatimiz küfeler.
Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazim. Inadina kök salmak lazim.
Bari ufak kaçislar yapabilsek.
Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakasi.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif…
Denk olsa. Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 09.00, aksam 18.00.
Sonra baska mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.
Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli bu kadar agir olmamali.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karsiligi bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.
Ama olsun. Istemek de güzel.. |
|
_________________
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:51 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
SymrnA
|
Tarih: Per Nis 05, 2007 10:14 pm | Açıklama: BAHAR GETIRDIM SANA |
BAHAR GETIRDIM SANA
“Neyi ariyorsan sen, O’sundur” der Mevlana..
Zulmün pesindeysen zalimsin, aski ariyorsan asik....
Elinden tuttugumuz her sevgili, bizi sürükleyip,
kendi iç dünyamizin derinliklerinde bir kesif gezisine
çikarir. Her iliski, benligimizde bir kazidir aslinda,
her sevda ruhumuzun bir baska yüzü... Her askta
kendimizi arariz, o yüzden bulduklarimiz benzerimizdir.
Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve
dikkatle bakin yüzlerine, onlarin suretlerinden
kendi yüzünüz bakacaktir size... Ask denilen
kaleydoskobun buzlu camina gözünüzü dayadiginizda,
binbir cam rengarenk isiklar saçarak döndügünde,
her seferinde bambaska sekiller ördügünü görürsünüz.
Her camda, farkli bir renginiz vardir; her sekilde
sizden bir parça... Asklariniz hülasanizdir.
Sevdiginiz her adam, begendiginiz her kadin
farkli ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi
kaleydoskobu, cam paralar yer degistirip yeni sekiller
alir; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki isigin yansimasidir aslinda;
dilindeki sizin ilhaminiz, tenindeki sizin yansimanizdir.
Yoksa halâ bir sevdiginiz, o henüz kendinizi
bulamadiginizdandir... Ask, narsizmdir.
Sevda, çevrildikçe içinizin farkli isiklarini yakan
eglenceli bir kaleydoskop gibi basimizi döndürüyor.
Ve biz, hep bahari takip ederek dünyayi gezen bir
gezgin gibi içimizdeki eski baharlari ariyoruz.
Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmis ki,
bakmaya dayanazmazmis kendine... Gün boyu
ayna karsisina geçip kara gözlerini, incecik burnunu,
dar kalçalarini, kivircik saçlarini seyredermis
hayran hayran... Bir gün irmak kenarinda gezinirken,
sudaki yansimasina ilismis gözü. Uzanip, iyice
bakmak istemis. Tam gördügünde kendisini,
dengesini kaybedip düsüvermis irmaga,
kapilip gitmis suya... Yeryüzünün en güzel insaninin
öldügünü duyan Tanri, unutulmamasi için O’nu
her bahar açan gözel kokulu bir çiçege dönüstürmüs,
Narcissus, nergis olmus. Kissadan hisse, benden
size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasini oraya
çevirip içinizdeki eski baharlara kosan bir gezgin gibi
“Bahar getirdim sana” deyin.
Baharin elinizde oldugunu unutmadan..
Gözlerindeki irmaga baktiginizda kendinizi göreceksiniz;
dikkat edin de hayran olup düsmeyin...
Düsüp bahar kokulu bir çiçege dönüsmeyin.. |
|
_________________
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:52 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
sinking deeper down
|
Tarih: Per Nis 05, 2007 10:45 pm | Açıklama: BIR AYRILIGIN ANATOMISI |
BIR AYRILIGIN ANATOMISI
insanlarin birbirini tanimasi için en iyi zaman, ayrilmalarina en yakin zamandir" der dostoyevski...
veda acisi, kabugunu soyar insanin; yaldizini kaziyip çirilçiplak ortaya serer.birlikteligin örttügü tüm kusurlari, ayrilik sergiler.bir ayrilik arifesinde helallesilir ve o an hakiki tabiatlariyla yüzlesilir.
"ölene kadar" diye söz verilmistir, ama "ölüm yolunda" baska tercihler belirmistir.
kararsiz prensesin vicdani azap çekerken 7 cücelerin somurtkani "aklini basina al" diye fisildar kulagina; haytasi ise "kalbinin sesini dinle" diye çekistirir eteginden...
hep hayran bakan gözlere, hatalar takilmaya baslar.
"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:
"sen iyi bir insansin, ama arkadaslarin kötü", "seni seviyorum, ama bu iliskide mutlu degilim", "ben baska türlü bir beraberlik düslemistim" vs.. vs...
sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
birlikteymis gibi yaparken, sevecek baska yüzler, yüzecek baska denizler kollamalar...
"aslinda bütün bunlar bizim iyiligimiz için"e kendini inandirmalar...
sonrasi hep ayni:
bekleyenin "hani sonbaharda bulusacaktik. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sizlanmalari...
bekletenin "geliyorum az kaldi" oyalamalari...
bittigini bile bile isi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten bataga saplanmalar...terke makul bir gerekçe ararken hepten çarsafa dolanmalar...veda konusmasinda süslü iltifat cümlelerinin arasina, o cümleleri hiçlestiren mayinlar serpistirmeler... üzgün görünmeler... bagis dilenmeler "...ama kaçinilmazdi" demeler..."sözünden caydin"yakinmalarini "sen de eski sen degilsin. degismissin" diye gögüslemeler... asil kendinin degistigini bilmezden gelmeler... ve son sahne:
terk edenin o mahcup "gönlüm baskasinda" itirafina karsilik terk edilenin kirik çalimi:
"ugurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum". ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az aci verir. ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez asik, sevdikçe kiran, gezdikçe ardinda bir kirik kalpler mezarligi birakan biçare dervise döner. artik acilara hapsolmustur: bulusmak istedikçe ayrilacak, birlesmeye çalistikça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"i tutup terk edildiginde mukadder yalnizligina kapanacaktir.. |
|
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:53 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
vive l'Amour
|
Tarih: Cum Nis 20, 2007 2:36 pm | Açıklama: Bilyeler ve Bıçaklar |
Bilyeler ve Bıçaklar
Cenazesinde cıvıl cıvıl Roman şarkıları söylenmesini vasiyet eden bir ölümcül hasta gibi her yılbaşı, şenliklere güle oynamaya uğurluyoruz eski yılı...
...her eskiyen yılın, kaç sayfa olduğunu kestiremediğimiz otobiyografimizden bir sayfayı daha yırtıp attığını unutmaya çalışarak...
...her açılan yeni sayfanın, yırtılıp atılandan daha renkli öykülerle dolu olacağını umarak...
...ve kitabın kaçıncı sayfasında olduğumuzu hiç umursamayarak...
...neşeli bir cenaze töreni gibi karşılıyoruz yeni yılı...
Oysa günden güne kabarıklaşan hatıra defterleri ele veriyor mazinin tortularını...
Eski albümlerdeki fotoğraflar geçip gidenleri, yitip bitenleri belgelercesine gülümsüyorlar.
Sararan fotoğraflarla birlikte en sevdiğimiz paltonuzun eprimesi, hiç çıkarmadığınız kotunuzun en üst düğmesinin bir türlü kapanmaması, yıldız yıldız ışıldayan vitrinlerin ruhunuza eski bayramları uyandırmaması üzüyor sizi...
Buharlarla sarmalanmış mahzun bir tren garı gibi yılbaşı... Her Aralık sonunda o gara gidip bekliyorsunuz... kimi zaman dönüşü olmayan bir yolcuyu uğurlamanın hüznü... kimi zaman hasretle beklenen bir dostu karşılamanın sevinciyle...
Kitabın kaçıncı sayfasını çevirdiğinize göre değişiyor haletiruhiyeniz... Ya sevinçle karşılıyorsunuz geleni.... ya gidenin ardından hüzünle el sallıyorsunuz.
* * *
Ben eskiden o garda beklerken giden trenlere aldırış etmezdim pek... Gözlerimi rayların ufukla birleştiği noktaya dikip, henüz tanışmadığımız yeni dostun getireceği hediyeleri beklerdim umutla...
Çok bir şey de değil... bir avuç bilyeydi özendiğim...
İsterdim ki, avcuma alıp oluşturduğumda bana eski günlerden gıcır gıcır şarkılar söylesinler... onları yanyana dizip camdan yollar kurayım; o yollar beni çocukluğuma taşısın...eğilip baktığımda dünün gökkuşağı renkleri yanıp sönsün cam kürelerin içlerinde... çarpıştıklarında neşeyle yuvarlansınlar, birbirlerini kırıp dökmeden...
Lakin bu yıl keskin bir bıçak düştü kısmetime, dizi dizi bilyeler yerine... Sarıldığı siyah-beyaz kağıt parçasından hain bir tuzak gibi dökülüverdi;
"sapı kardı, demiri .kör..." ve "bizim ora işi"ydi...
...kabzasında eski bir dost elinin ustaca işlediği mücevherler parlıyordu.
...çeliğinin soğuğunu sırtımda hissettim ilk gördüğümde... sırt kemiklerimin arasından göğsüme, kalbime sokuldu. Canımı yaktı.
Tanışıklığımızdan sinsiliğinden, kalleşliğinden utandım.
Ama bilendim aynı zamanda... Ruhumda bitiveren bıçakların çeliğine sürttüm gövdesini... kıvılcım kıvılcım keskinleştim sürtündükçe...
ihanetler öyledir zaten... içini yakarken, bir ateşe dönüştürür insanı... Yanarken yakmayı öğretir.
İşte bir kez daha o buharlarla sarmalanmış mahzun istasyondayız cümbür cemaat... Kalkışa hazırlanan trenin son vagonundan eprimiş paltolar, solgun resimler ve ihanet bıçaklan el sallıyorlar.
Biz, yaralarımızı gizlemeye çalışarak uğurluyoruz yaşamımızın deli dolu bir sayfasını daha...
Ve rayların, ufuk çizgisiyle buluştuğu noktadan çığlık çığlığa koşturuyor yeni bir sayfanın ilk satırları...
Her satırda yaşlanıp, her bıçaklanışta yaralanışımıza boşverip, şenlikli bir cenaze gibi karşılıyoruz yeni yılı...
İstasyona girince avuç avuç bilyeler dökülüyor vagonlardan...
Çekip gidenlere, yitip bitenlere, sırttan hançerleyenlere inat, yeni bir yılın kapısında gıcır gıcır eski şarkılar söylüyoruz neşeyle...
Her sayfada zenginleşip, her yarada kanayarak, kah kinlenip, kah sevdalanarak ve dost ihanetlerinden hazin dersler alarak ayrılıyoruz gardan...
...bir başka Aralık sonunda yeniden buluşabilmek... ve gardan kalkacak son trene başı dik binebilmek umuduyla.. |
|
_________________ “...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:55 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:56 am | Açıklama: Bir eylül günü |
Bir eylül günü
1 Eylül’e açilan geceyarisi akreplerle yelkovanlar 12 rakami üzerinde bulustugunda, bitap görünen esmer bir kadin, Istanbul'un modern alisveris merkezlerinden birinde 63 saat 53 dakikadir kutsal bir emaneti tutarmis gibi durup dinlenmeksizin dokundugu lüks arabanin basinda fenalasti. Ayakta duracak hali kalmamisti artik... Benzi sararmis, gözaltlarina pençe pençe morluklar çökmüstü. Bütün direncine ragmen bir ara suurunu kaybedip beyaz eldivenli elini parlak kaportadan çekmis ve yarismadan elenmisti.
Kendine geldiginde basucundakilere "Aldim mi arabayi" diye sordu. "Hayir" dediler. Haykirarak aglamaya basladi:
"Yapmayin!.. 2 yasindaki oglumu, çocuklarimi biraktim ben o araba için... Ona çok ihtiyacimiz vardi".
Büyük kriz onu böyle vurmustu.
Yarali atlar gibi...
* * *
Ayni saatlerde Küçükarmutlu'da bir gecekonduda kizil bant altindaki gözleri yuvalarina gömülmüs bir genç kiz ölümü bekliyordu.
Açliginin 317. günündeydi. Aylardir ayni odada yattigi yoldaslari, saksisinda kurumus fidanlar gibi birer ikiser sökülüp götürülmüslerdi. Basucunda "N'olur, bi lokma ye, ölme" diye yalvaran kardesine bir göz etse, vazgeçse, hayatla bulusabilir, sevdiklerine kavusabilirdi.
"Yapamam, vazgeçmenin yükünü tasiyamam" diye düsündü.
Birkaç gün sonra onun 35 kiloluk bedeni de digerleri gibi arkadaslarinin omuzunda o kapidan çikacak, kardesi aglayacak, örgüt "sehidimiz" diye açiklama yapacak, bakan "Taviz vermedik" diye böbürlenecekti.
Kollarina kostugu ölüm nasil bir seydi acaba?..
* * *
Geceyarisini geçmisti saatler, takvimler Eylül’e dönmüstü.
40 yasinda bir adam, yataginda o korkunç ani düsünüyordu:
Ölümün sogukluguyla ayaza kesmis morgta beyaz bir örtüyü çekip delik desik bir vücut göstermislerdi. Omurgalarin altindan yukari dogru kanli çizgiler halinde derin, vahsi biçak yaralari vardi. Kimisi iki parmagin girebilecegi kadardi.
Ürpermis, daha fazla bakamamisti.
Morgta yatan, babasiydi.
* * *
Geceyarisiydi.
Dolunayin puslu bir isikla aydinlattigi izbede gizlenen bir genç, basdöndürücü otlarla beslenmis sigarasinin dumanini üfledi havaya...
Öglen bankadan son parasini da çekmeye çalismis, ama kartini kaptirmisti. Artik bütün sehir pesindeydi.
"Kaçsam mi, teslim mi olsam"i düsündü yine; kendi kendine...
Babasi da böyle yoksul ölmüs, 2 kardesle kendisini öksüz koymustu. Annesinin bulasikçiliktan aldigi para yetmeyince önce çirakliga sonra hirsizliga baslamisti.
Hapis çikisi yaptigi ilk "is"te, polis onu degil, 13 yasinda bir tinerciyi yakalamisti önce...
Simdi ise, 2 yasinda verildigi Çocuk Esirgeme Kurumu'nda tecavüzden "esirgenememis" bir sokak fahisesi sorgulaniyordu.
Akrepler yelkovanlarla bulusuyor, sancili bir agustos sessiz sedasiz eylüle dönüsüyordu.
* * *
Gecekonduda yorgun bir kadin, sabah ucuz ekmek kuyrugunda yer kapabilmek için saati kuruyordu.
Senedini ödeyemedigi için bürosuna haciz gelmis bir isadami intihari düsünüyordu.
Dekolte giysili 16'lik bir "clupper", "Ya Laila girisinde kimlik sorarlarsa" diye korkuyordu.
Bir kadin kilpayi kaçirdigi ödül arabasina, bir ana ölüm dösegindeki kizina, iki ogul erken yitip gitmis babasina yaniyordu.
Takvimler 1 Eylül'e dönüyordu.
Dünya, barisin gününü kutlamaya hazirlanirken biz barisin yolunu gözlüyorduk, hep birlikte...
...hiç olmadigi kadar pespaye ve bir o kadar ümitsizce...
-------------------------------------------------------
Yaz
---------------
Kavurucu agustos günesinin yalazi çiplak bedenleri tutusturuyor sahil boylarinda...
Tanrilar, etten bir kumsali, bronzla yikamis sanki...
Kumlara sirtini, günese yüzünü vermis yanik tenler, isik saganagindan nasiplenebilmek için göklere yakarircasina kollarini uzatmis yatiyor.
Ne rütbe var bizi birbirimizden ayiran, ne kimlik, ne unvan...
Yaz, omzumuzdan apoletleri, cebimizden hüviyetleri, pazumuzdan rütbeleri söküp alivermis adeta...
Günes imparatorlugunda tutsak düsmüs esit köleler gibiyiz.
Kentte bizi ayiran, bizi kayiran bütün o zirhlar, takilar, aksesuarlar, giysiler, jestler, mimikler kavrulup gidiyor isiktan bir atesin harinda...
Bir cehennem provasindaymisçasina çiplak, seffaf ve bimekâniz.
Ömrümüzün, kendimizle randevulastigimiz bu küçük vahasinda ruhumuz ve bedenimizle görüsteyiz.
* * *
Söhretli bedenler, utanilasi bir yara gibi gizledikleri fazla kilolari, selûlitleri, sarkmis memeleri, tasmis göbekleri ile sereserpe paparazzi dergilerinde...
Yaz, san, söhret, imaj, makyaj tanimayan çocuksu bir haylazlikla vuruyor aydinligini, gizlenen gölgelerine hayatin...
Soyuyor insanlari kente özgü maskelerinden...
Oyunun kurallarini yeniden yazip kendi hiyerarsisini dayatiyor kumsalda, limanda, sandalda...
Kisin nerede, ne olursaniz olun; yaz, ancak teknede uyumlu yolcu, sandalda iyi balikçi, denizde usta yüzücü olani kutsuyor.
Ortaya saçilan, sadece kentte isiltili urbalara sarmalayip gizledigimiz fiziki kusurlarimiz degil; yaz, kisisel zaaflarimiza da isik tutuyor alevden saçlariyla...
Hiç vakit ayirmadiklarimizla bulusturuyor bizi, hiç konusmadigimiz konularda sohbetler açiyor.
Rütbesiz de varolup olamayacagimizi test ediyor.
Nasil bedenimizi kan ter içinde soymasina gönüllü boyun egiyorsak, benligimizin el degmemis dip kösesini havalandirmasini da saskin bir keyifle izliyoruz.
Kis sezonu boyunca oynadigimiz rollerden siyrilip, kostümlerimizden arinarak sosyal statülerimizin, kimlik kartlarimizin, medeni hallerimizin ötesindeki kendimizle bulusuyor, hesaplasiyoruz:
Esimiz dostumuzla is disinda konusacak konumuz var mi, yoksa hayati rutin bir kosturmacanin beylik sinirlarina hapsederek mi tüketiyoruz?
Köhne bir sandalda yalniz kalsak, onca yasanmisliktan biriktirdiklerimiz bir ise yarar mi?
Kimsesiz bir adada herseye sifirdan baslamayi göze alabilir miyiz?
Acaba sig sularin mutedil dalgalarinda sörf yapar gibi mi yasiyoruz iliskileri; derin denizlerde nefessiz inci arar gibi mi?
Ruhumuzun çocuk bahçesi yaz, bizi kucaklayip kentte bütün agirligimizla asildigimiz tahterevallinin karsi kefesine oturtuyor.
Giysilerimizden soyundukça hafifliyor, yükseliyor ve hayati da, karsi kefede oturan agirbasli adami da, onun pek önem verdigi islerini, birbirinden ciddi konularini da küçük görmeye basliyoruz.
Günes, kendimize çevrilmis bir fenere dönüsüyor; aydinlatiyor bizi... Sonra, saçlarindan alevler saçip pelerinini savurarak karsi dagin ardinda kayboluyor.
Bizse, her daim yüzü günese dönük yasayan ve günes kaybolunca boynunu büken ay çiçekleri gibi içimize kapaniyoruz yeniden...
Kendimize verdigimiz randevunun saati dolar dolmaz kentlere, eski kimliklerimize kaçiyoruz dolu dizgin...
Zirhlarimizi kusaniveriyoruz, günes kaçtiginda yapraklarinin altina gizlenen kir çiçeklerine özenircesine...
Siki taytlara, bol kazaklara sakliyoruz vücut defolarimizi...
Politikadan, isten, gündelik kosturmacadan söz ediyoruz unutmak için çiplagini kendimizin…
Örttükçe tenimizi, yüregimizi, tahterevalli agirlasiyor yeniden...
Maskelerimizi takip sahte ciddiyetine gömülüyoruz hayatin...
Çalisirken ara sira gözümüz, sahilden toplayip masamizin üstündeki su dolu kavanoza yerlestirdigimiz renkli küçük taslara takiliyor.
Yasadigimizin disinda bambaska bir hayatin da olabileceginin belgeleri gibi gözönünde tutuyoruz günes ülkesinden artakalan bu renkli anilari...
Hayatimizin bir yazini daha, bir yandan samimiyetle özgürlestirmek isteyip öte yandan inatla esir tuttugumuz bir güvercin gibi hapsederek beynimize, kalbimize; gelen uzun kisa hazirlaniyoruz.
...taa ki yeni bir yaz, içimizde hep parildayan isigi bize yeniden hatirlatana dek.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 7 mesaj] |
|
|
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|