|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 8 mesaj] |
|
|
|
|
|
vive l'Amour
|
Tarih: Pts Şub 26, 2007 4:15 pm | Açıklama: Can Dündar |
Keşke...
Teypte eski bir Cohen şarkısı:
“Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /
‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana?’/
Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /
‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim,/ ‘benim gözlerime de o oldu’.
* * *
8-10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi…
Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar…
Ve yenik; “keşke”li cümleler gibi…
Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı…
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, “keşke”, onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…
Mağlubiyetin takısıdır “keşke”...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, gözyumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte…
“Yolunu gözlemeseydim”, “öyle demeseydim”, “terk edip gitmeseydim”, “en güzel yıllarımı vermeseydim” diye diye sızlanır gider.
* * *
“Keşke”nin panzehiri “İyi ki”dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
“Keşke”, çoğunlukla bir “ahh”la kopup gelir ciğerden… esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…
“İyi ki” ise, muzaffer bir “ohh”la büyür; cüretiyle öğünür.
“Keşke”li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır “keşke”...
“Şimdiki aklım olsaydı” dövünmesindedir.
Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, “Ne derler” e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
“Keşke” cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
“İyi ki” öyle mi ya…!
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.
* * *
“İyi ki”lerinizi toplayın bugün ve “keşke”lerinizden çıkartın.
Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…
“Keşke”leriniz, “İyi ki”lerden çoksa…
Telafi için elinizi çabuk tutun.
Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz “keşke” diye nemlenmesin... |
|
_________________ “...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
|
|
|
| Düzelten: Sch`; Per May 17, 2007 3:14 pm » Düzenlendi |
|
|
 |
|
|
|
|
sinking deeper down
|
Tarih: Pts Şub 26, 2007 4:17 pm | Açıklama: KADIN - ERKEK ILISKILERINDE BIR ÇAG MUHASEBESI |
KADIN - ERKEK ILISKILERINDE BIR ÇAG MUHASEBESI
Geçenlerde katildigim bir yemekte laf Seymen Aga'dan açildi.
Sofradaki kadinlar, pazartesi geceleri sokaga çikmadiklarini, telefonlari kapattiklarini anlattilar.
"Çünkü o gece Asmali Konak vardi ve hayranlikla Seymen Aga'yi seyrediyorlardi. Hepsi de yönetici pozisyonda, iyi kazanan, okumus kadinlardi.
"Nesini begeniyorsunuz Seymen Aga'nin" diye sordum.
Yanit kisa ama vurucuydu: "Maço!.."
Düne kadar kentli kadinlarin küfür niyetine kullandigi bu sifat, ne zamandan beri iltifat oldu? Nasil oldu da bir "maço"nun TV dizisi 50 hafta bir numara kalmayi basardi? Her yönüyle bir sosyolojik incelemeyi hak eden dizi, birinci yilini doldurup finale yaklasirken bu sorulari biraz desmek ve özellikle de - geçen hafta sirf meraktan gidip bir konserini izledigim - Özcan Deniz'in"maço"lugu üzerinde durmak istiyorum.
Yillar önce, Hollywood'daZsa Zsa Gabor'la Atatürk'le iliskisi üzerine bir söylesi yapmistim. 80 yasinda ondan söz ederken hala gözleri parliyordu."Atatürk'ü bir erkek olarak nasil tanimlarsiniz"sorumu, üç sözcükle yanitlamisti: "Maço... maço... maço!.."
Bizim kusagin dedeleri maçoydu ve kadinlar öyle erkeklerden hoslanirdi:
Kararli, sert tabiatli, mütehakkim... Kadini ortalik yerde sevmez, sevdi mi de ihya ederdi. Kollayiciydi. O, evin üstüne kartal gibi kanat gerer, kadin da yaninda emin ellerde oldugunu hissederdi. Geçtigimiz yüzyilin ortalarina dek böyle gitti bu... Sonra savas bitti. Dünya canlandi. Tek maas eve yetmez oldu. Kadin ise girdi. Sokaga çikti, hayata karisti. Eskiden "sokak yasak" diyen babalar, kocalar issiz kalinca pencerede karisinin, kizinin isten dönüsünü bekler oldu. Geciktiginde dayilanacak olsa
"Ama eve ekmegi ben getiriyorum" cevabiyla karsilasti; sasti.
O mütehakkim erkek, mülayimlesmisti.
Süngüsü düsmüs, iktidari sönmüstü artik.
Kadin hareketi 1980'lerde tavan yapti. Artik kendi isleri, hayatlari, idealleri, idolleri vardi."Maçolarin tüy dökme mevsimi"ydi bu...
Çogu erkek, cinsiyetinin biricik simgesi biyigini o yillarda kesti; kadin dergilerinden sevgilisine nasil ilan - i ask edecegini, onu yemege nereye götürecegini ve daha nelere dikkat edecegini ögrendi. Bebek bezi baglamaya, yeri gelince aglamaya alisti.
"Kilibiklasti”.
Ne yalan söylemeli, bu süreçte erkek örselendigi kadar rahatladi da...
Çünkü "Karina laf atani döv, kizini kaçirani vur, sen abisin dik dur, erkeksin aglama, kari gibi gülme, namusunu koru, vatanini koru, evini koru, bacini koru, karini koru, kizini koru, para kazan" filan derken çok yorulmustu. "Bizimki kendi isini kendi görür" demek isine geldi. Bu süreçte kentli kadin da ilgisini erkeginden kendine ve isine çevirmis, yükselmisti. Çamasirla, ütüyle vakit öldürmüyor, cinselligini kesfediyor, "Vücudum bozulur" diye, "isim ne olur" diye çocuk bile dogurmuyordu. Kimseyi çekecek halde degildi artik... Bosanmalar patladi. Yalnizligin çagi açildi.
Fakat heyhat! Yüzyil biterken isler yine karisti. Çünkü tüyleri yolunup uysallastirilmis bu yeni erkek acayip sikiciydi. Kadin dergilerinde"10 derste nasil..." baslikli yazilar okumaktan kuklaya dönmüs, kibarliktan kirilmaya yüz tutmustu. Kimisi tüy dökme isini hepten abartip epilasyon salonlarina düsmüs, kimisi kendi cinsini, karsi cinse yeg tutmustu. Kadinlar onlardan "iyi adam" diye söz eder olmustu;"adam gibi adam" degillerdi yani... Tamam ter kokmasin, tokat atmasin, caka satmasin istemislerdi, ama hepten erkeklikten çiksin istememislerdi ki...
Sonunda her iki cins de kendini derin bir yalnizligin girdabinda buldu. Iste özgürlerdi artik; anli sanli rollerden soyunmuslardi, ama hala küçük bir sorun vardi: Mutsuzlardi. Erkekler artik kadina ulasamadigini fark etti; kadinlar ise en begendikleri erkeklerin "gay"çiktigini... Kadin - erkek iliskilerinde derin bir"iktidar boslugu" olustu. "Yeni çagin erkegi" için, sahneye çikma vakti gelmisti artik.. |
|
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 1:57 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
vive l'Amour
|
Tarih: Per May 17, 2007 3:13 pm | Açıklama: Kadın Kokusu ... |
Çok gündemde bir konu, aslında gündemini de hiç yitirmeyen, ölünceye kadar da kimin nerede,nasıl başına gelip ya da gelemeyeceğini bilemediği, tehlikeli sular...
Şu aralar Papa'nın bile verdiği müslüman alemini derinden sarsan üzücü mesajıyla, gazetelerde aynı sütunları paylaşıyor.
Yani anlaşıldığı üzere insanlığın önemle üzerinde durduğu bir konu,hatta genetik olduğu bile kısa süre önce kanıtlanmış.
Yaklaşık üç yıldır, köşemde güncel gelişmelerin de etkisiyle benim de zaman zaman yer verdiğim;
Aldatma..
Aslında gerçekten kimin ne yaptığı beni hiç ilgilendirmiyor, ancak konu bu kadar da aktüel olup şu aralar herkesin de dilinde ve kalemindeyse, çok da kayıtsız kalamıyor insan. Ben bu konuyla ilgili hiçbir yorum yapamam, herşeyden önce korkarım. İddialı konuşmalar yapmak, atıp tutmak, hatta fikir bile beyan etmek pek hoş olmaz.
Bu yüzden bu konuya geçtiğimiz günlerde, outlook express'ime düşen yine bir Can Dündar yazısıyla katılmak isterim. Can Dündar öylesine bir yazı yazmış, yazarken de öylesine empati yapmış ki, bana göre ilave söylenecek tek bir söz bile bırakmamış.
Buyrun siz de okuyun:
"Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim:
Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor.
"Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi... Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor.
Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu...
Hele 40'ımızı geçmişsek...
Hele cüzdanımızı şişirmişsek...
Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek...
Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor.
Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor.
O ise pijaması içinde "evi bekliyor".
Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor.
Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini...
Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa viagra’larla...
Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor.
Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor.
Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor.
Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor.
İhanet kol geziyor.
Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde...
Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini...
Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri...
Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında...
Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda...
Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten...
...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken...
Yanlış anlaşılmasın:
Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi...
Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi...
Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi...
Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi...
"Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi...
Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi...
Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi...
40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi...
Kabul edelim:
Evlilik bitti..
Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor.
Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor.
Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir.
Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir.
Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir.
Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?" |
|
_________________ “...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 1:59 am | Açıklama: KEDILER |
KEDILER
Kedilerle ilgili bu durumu yeni ögrenmistim:
Normalde sokak kedisi kendini saldirgan köpeklere
karsi koruyabilirmis. Bu direnci kiran tek sey neymis biliyor musunuz:
Sevgi... Insanoglu, eger bir sokak kedisinin basini oksar ve ona sefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altinda oldugunu zanneder ve sivri tirnaklarini içeri çekermis. Ve vahsi köpeklerin azgin dislerini girtlaklarinda veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmus. Küçücük bir dokunusta gardi düsen ve ölümcül yaralara açik hale gelen sarmanlarin kaderinde kendi ask hayatimizin hülasasini buldum.Biz de Eros'un sefkatine siginip, sevdalaninca en mahrem zaaflarimizi elevermiyor muyuz? Yillar yili ardina sigindigimiz barikatlarin anahtarini gönüllü teslim edip, tirnaklarimizi içeri çekmiyormuyuz? Sevginin bizi kollayacagina,
sarip sarmalayacagina dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarimizi gönüllü kaldirip,
yaralarimizi açik hale getirmiyor muyuz? Sonra neoluyor? Sevdamiz en büyük zaafimiza dönüsüyor. Saçimizi oksayan elin bizi ilelebet kollayacagina inaniyor, tatli sözlere kaniyoruz. Taklalar atip, cilveler yapiyoruz. Ve en ummadigimiz anda, en korunaksiz halimizle Kalaniyoruz askin hoyrat yüzüne... Sefkatimiz katilimiz oluyor. Ders almak mi? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarasi kabuk baglamadan, yeni yaralar için araliyoruz
kalbimizin kapilarini... Zavalli bir kedi yavrusundan farkimiz yok askin karsisinda...
Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sicak dokunusta çocukça
uysallasip, her hayalkirikliginda "köpek gibi" pisman olarak, her terkediste aci çekip her
dönüste biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, "Bir daha
asla"larla "Daima"lar arasinda yalpalayarak yara bere içinde yasiyoruz. O yüzden "Melek"ler, içe kivrik patilerle gömülüyor. Ve hayata "Seytan"lar hükmediyor. Belki de en iyisi kuyrugu her daim dik tutmaktir... Sefkate kanmis mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardini almis hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 2:02 am | Açıklama: KADINIM |
KADINIM
Köhne bir yük katarı gibi ayak parmaklarımızı ezerek
önümüzsıra geçen yorgun asır, bizim asrımız değildi.
Korkarım, tozu dumana katarak pürtelaş gelen yenisi de,
o imanla beklediğimiz ahengin asrı olmayacak.
Raylar üstünde alelade bir tımarhane bu..
.. tıklım tıkış vagonlarında vahşi bir itiş kakış;
dumanında genzi yakan bir ihtiras kokusu..
Şüphesiz zamanla bu cinnet de ufukta yitip gidecek;
lakin bizim için başka katar yok ömrümüzün içinden geçecek.
Görünen o ki kadınım, seninle biz, "hayat" denen bu
metruk peronda, üzerinde adres yazmayan mektuplar
gibi bekleşip, aşkımızı acılardan damıtarak yaşlanacağız..
Öyle bir çağdayız ki, insanoğlu geçen asır düşünü
gördüğü "denizler altında 20 bin fersah" yolu katedip,
"arzın merkezine" yaklaştıkça, uzaklaştı insanlığından..
Kalabalıklaştıkça arttı kayıtsızlığın ıssızlığı..
Her bineni ise bulayan sefil bir trenle onun borsadan
başka tapınak, paradan başka tanrı tanımayan son
yolcuları, kainatın raylarındaki şiiri, ilhamı, aşkı ezip geçti.
"Ah o gönül şarkıları" sustu önce..
Sonra, sevdaların ömrü kısaldı; tadı kaçtı hasretin, şehvetin harı söndü.
Sanal posta kutusu, mektubu öldürdü; bak,
bir tek satır yok kalemimden sana kalacak.
Silinip gidiyor telefondaki aşk mesajları; "seni seviyorum",
-ki amentüsüdür itiraf gecelerinin- parfüm sıkılmış plastik
bir gül dalının teybinde tutsak..
Korkuyorum gülüm; "Seni seviyorum" desem sana, plastik kokacak..
A kadınım,
A hüznümün bahçesi..
Görmem mi sanırsın; sesi kısık gözlerinin nicedir..
dudakların buselere sağır..
Oysa ben, haykırmak için sesine, solumak için nefesine muhtacım.
Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek,
sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için..
Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize
kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi..
Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki
"açık" biletle mecalsiz bekleşiyoruz.
Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar,
koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir
kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam
romanlarının mağrur asrına taşırdım.
Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden,
boyası akmış maskelerimizden.. mecburi rollerimizden..
"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki
muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden..
Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde
sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü,
iççekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana
gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı
sallandırırdık dünyaya..
Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla..
Uşşak makamında.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 2:03 am | Açıklama: Kaf Dağına Yolculuk |
Kaf Dağına Yolculuk
Simurg, bir masal kuşudur.
Uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzer kocaman bir kuş...
Kuşların sultanıdır.
Kaf Dağı’nın ardında yaşar.
Efsaneye göre, kuşlar, sultanlarını bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün...
Yol uzun, yolculuk zorludur.
"Aşk Denizi"nden geçerler önce...
"Ayrılık Vadisi"nden uçarlar...
"Hırs Ovası"nı aşıp, "Kıskançlık Gölü"ne saparlar...
Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden...
Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle...
Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir.
Sultanları Simurg’u bulamazlar orada...
Sonunda sırrı, sözcükler çözer:
Farsça "si", "otuz" demektir.
...ömurg" ise "kuş"...
"30 kuş", anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir.
Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 8 mesaj] |
|
|
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|