|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 5 mesaj] |
|
|
|
|
|
Müdavim
|
Tarih: Pzr Oca 14, 2007 5:50 am | Açıklama: Can Dündar |
Ruhumuzun Köprüleri
Nazan Arda geçen hafta 55 yaşında öldü.
Göğüs kanseriydi.
Ameliyat için gittiği Amerika'da bir göğsü alınmıştı.
Döndükten 11 yıl sonra beyin kanaması geçirdi.
Beyninde de tümör vardı.
Peş peşe geçirdiği iki ameliyatın
ardından komaya girdi ve kurtarılamadı. Gazetedeki
fotoğrafında, elinde bir ayıcıkla gülümsüyordu.
"Ayıcık", kendisi 4 yaşındayken vefat eden annesinin
armağanıydı.
Arda, oyuncak ayısını 51 yıl boyunca hiç
yanından ayırmamıştı.
Karacaahmet' e gömülürken ayıcığını da
yanında toprağa verdiler. Burada Arda'yı anmamın nedeni, 11
yıl önce Amerika'ya ameliyata giderken yazıp eşine
bıraktığı ölüm ilanı...
Ecel, beklediğinden geç gelmiş, ama boşandığı eşi vasiyete
uyup kendi kaleminden vefat ilanını gazetelere vermiş. Ilan
şöyle :
"Şu anda Tanrı'ya teslim etmiş olduğum ruhumu, ömrümce tüm
sevdiklerim için mükemmeliyetçilik adına çok hırpaladım.
Kendimi sevecek ve özgürlük tanıyacak vaktim olmadı. Bilmem
o çok uğraş verdiğim 'özel biri' olabildim mi? Rahatsızlık
vermekten her zaman çekindiğim sizleri bugün (..) beni
uğurlamanız için bekliyor, hepinizi çok seviyorum."
Ilanın köşesinde küçücük bir fotoğraf var: Nazan Arda' nın
ayıcığının fotoğrafı. Metni okuyunca bunun bir vefat
ilanından çok pişmanlık beyanı olduğunu
düşündüm. Başkalarını mutlu edebilmek uğruna kendinden
vazgeçmiş , "rahatsızlık veririm" kaygısıyla benliğini
tarumar etmiş , ruhunu doyasıya salıveremeden can vermiş
"mükemmeliyetçiler" için kaleme alınmış bir ağıttı bu...
Nazan Arda, uğruna bir ömür adadıklarından, belki de ilk ve
son kez bir "rahatsızlık" rica edip cenazesine çağırıyordu.
Törene kaç kişi gitti bilmiyorum; ama ilanı verenin,
"boşandığı eşi" olması, o çok uğraş verdiği "özel biri"
olup olamadığı sorusunu yanıtlıyordu.
Başkalarını seveyim derken, kendini sevecek vakti
bulamamıştı. Son yolculuğunda yanında sadece vefakar ayıcığı
vardı. Arda'nın fizyolojik hastalığına olduğu kadar
psikolojik rahatsızlığına da teşhisi Jean Baudrillard
koyuyor :
( "Tam Ekran", YKY, 2002, s.10 )
Fransız felsefeciye göre, vücudumuzdan bütün biyolojik
düşmanları, mikropları, parazitleri atarsak , nasıl savunma
sistemi bozulan bedende hücreler birbirini kemirmeye başlar
ve kanser tehlikesi doğarsa, ruhta da aynı şey oluyor :
"Sürekli pozitif olacağım" diye eleştirel öğeleri
benliğinden uzak tutan, negatif duyguları dışlayan her
ruhsal yapı, kendi kendini yiyerek felakete sürükleniyor.
Eleştirel düşünce ise, krizi damıtma yeteneği sayesinde bu
felaketi önlüyor.
Benim yukarıdaki ilandan öğrendiğim şu: Bütün varoluşunu
"Beni beğenecekler mi ?"
"Beni seviyor mu ?" "Rahatsız eder miyim ?" kaygısı üzerine
kuruyorsan,
bil ki sonun hüsran. Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit
ya da kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o "mükemmel
kale" yi yerle bir edebilir. Ölüm ilanını kaleme alacağına
azat et kendini...
Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev. Eleştirki onun
için "özel biri" olabilesin.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce....
Kimseye beğendirmek için de kendinden vazgeçme.
Acıyı göze al, çünkü Dostoyevski' nin dediği gibi ,
"Insanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan
evladır." |
|
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Nis 21, 2007 3:43 pm » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
İstanbulda
|
Tarih: Cmt Mar 24, 2007 4:57 pm | Açıklama: Ruhumuzun Köprüleri |
Zordur köprüleri yakmak... Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için, bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bugününden vazgeçmek ve içinde her nasılsa saklanmayı başarmış bir yarın heyecanının kanadına tutunarak havalanmak cesaret ister. Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki, ruhuna gömülü çocuğu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi uyandırıp dörtnala ileri atılmak, yaman bir karara dönüşür.
Zordur insanın onca zaman, bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi... Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar. Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar...
Yakılan sırat köprüsüdür. Geçer ve orada kalırsınız: cennetse cennet, cehennemse cehennem... dönüşü yoktur...
* * *
Clint Eastwood'un son filmi "Madison Kasabasının Köprüleri" çoğumuza bir kez daha ruhumuzun derinliklerinde saklanan o yakılası köprüleri hatırlattı. Hayatı, sohbetsiz sofralara yemek hazırlamaktan ibaret, kendi halinde bir ev kadınının günün birinde kapıyı çalıveren bir yabancıyla yaşadığı 4 günlük "yasak ilişki", içimizdeki şeytanın kapılarını çaldı. 40 yıl kendirli, kendinden bile saklamış bir kadının, 4 gün içinde kendisiyle tanışması ve 40 yıldır ıskaladığı bir mutluluğu bir "yabancı"da yakalaması, dünyanın dört bir yanındaki izleyicilere pek tanıdık bir duygu gibi geldi.
Sinema çıkışında ellerindeki küçük mendilleri gizli gizli göz pınarlarına bastıran hanımlarla, yaşlı gözlerini kara gözlüklerinin ardına saklamaya çalışan beyler, yasak bir
İlişkiye gözyaşlarıyla onay veriyorlardı adeta...
Yolboyu eşler birbirlerini yokladı, ihmal edilmiş heyecanlar çıkarıldı naftalinli sandıklardan... Kimi, köprüleri yeniden kurmanın yollarını aradı, kimi yakma vaktinin gelip de geçtiğini düşünürken...
* * *
Lakin zordur köprüleri yakmak...
Meçhul bir istikbal uğruna bugününden vazgeçmek korkutur insanları... Mazinin hatıraları taze, dostluklar sıcak, kurulu düzen güvenlidir. Nitekim filmin kadın kahramanı da kendi köprülerini yakmaktan son anda vazgeçer. Ruhunun köprüleri yerine, cesedini ateşe vererek, bir imkansız aşkı, küllerin buluştuğu öbür dünyaya erteler.
Köprüleri yakmak cesaret ister... ama siz kararsızlanırken köprünün karşısından ışıl ışıl yeni bir hayat umudu inatla gülümser insana... Bir elte bugünün yerleşikliğine tutunurken, öbürüyle yarın macerasına uzanmaya çalışır, arada çırpınır durursunuz.
Belki orayı bilmemek, bilmekten iyidir. Bilip de gidememek en beteridir çünkü...
* * *
Sinema çıkışında izleyicilerin düşünce balonlarında köprüler sallanıyordu. Eşler yolboyu birlikteliklerinin muhasebesini yaptılar, kimileri işi cesur bir hesaplaşmaya dönüştürerek, kimi kaygılarını dillendirmeye çekinerek...
Kimi evlerde eski aşklar tazelendi ve yeni köprüler kuruldu, ihmal edilmiş diyaloglardan... Kimi evlerde ise yeniden sohbetsiz sofralara dönüldü... Rahat oturma odalarının kurulu düzenlerine sarılanlar, heyecan dolu bir aşkı beyinlerinde büyüterek kaşıkladılar yemeklerini..
...ve ertelediler, ruhlarının köprülerini kavuracak bir heyecan ateşini; o ateşin ancak cesaretlerini yakacağı güne kadar... |
|
_________________ Aklının arzu ettiği kadar değil gönlünün aldığı kadar sevebilirsın. Gönlünün istediği yere kadar değil ayaklarının göturebılecegı yere kadar gidebilirsin...
|
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Nis 14, 2007 5:02 am | Açıklama: |
Alıntı: Yakılan sırat köprüsüdür. Geçer ve orada kalırsınız: cennetse cennet, cehennemse cehennem... dönüşü yoktur...
Araf'ta kaldım hep (: |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 5 mesaj] |
|
|
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|