Pano

Pano » Melankoli Özel Bölüm » Yazarlar / Şairler » Cezmi Ersöz

• "S" Harfi İle Başlayan Eserleri •


3. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Toplam 23 mesaj] | Sayfa: «123
Tek Mesaj Gösterimi Tek Mesaj Gösterimi • Mesaj: #21
YazarMesaj
Sch`
 vive l'AmourAdmin
Gizlenmiş Avatar


[Üye Notları]

Kayıt: 24.02.2007
Üye No: 115
Yaş: 20 Akrep
Mesaj: 3085
Konu: 890
Şehir: Zong. / Ist.


 
Tarih: Çar May 30, 2007 4:18 pm | Açıklama:   Son Yüzler / Varoluşçu Boyacı
Alıntıyla Cevap Gönder

Ahmet Oktay’la, rahmetli Edip Cansever’in şiir tiplerini konuşuyorduk. Oktay’a göre, Edip Cansever’in yarattığı şiir tiplerini gerçek hayatta bulmamız pek olanaklı değildi. Çünkü bu tipler öncelikle duyarlı, yetkin bir gözlem gücüne sahip, kendilerinin ruhsal analizini titizlikle gerçekleştiren, dahası, bilgili ve kültürlü kişilerdi. Böylesine gelişkin bir oltacı, garson, otelci, gül satıcısı, genelev kadını vb. görmek, hiç kuşkusuz mümkün değildi. Biz de katıldık bu görüşe, sonuçta, bu tiplerin Edip Cansever’in kendi düşüncesini açıklamak için kullandığı motif tipler olduğuna karar verdik. Bu kişiler, Edip Cansever’in düşünce katlarından başka bir şey değildi; dahası, konuşan, Edip Cansever’in kendisiydi...

Her şey buraya kadar iyi hoş da, siz, ayakkabılarınızı boyattığınız boyacının kültürlü bir varoluşçu olduğunu öğrenirseniz ne yaparsınız? Tabii ben da şaşırdım. Ve aklıma Edip Cansever’in yarattığı şiir tiplerinin gerçek olabileceği geldi. Demek böyle insanlarla karşılaşmak hiç de olanaksız değildi.

Genellikle ayakkabı boyacılarıyla sıradan şeyler konuşulur. Ben de Taksim’deki bir boyacıya, 'Nerelisin? Nerede oturuyorsun? Nasıl geçiniyorsun? ' gibi sıradan şeyler sordum. Adının Hayri Tonozlu (58) olduğunu öğrendiğim ayakkabı boyacısı sorularıma, 'Hususi hayatım sizi niye ilgilendiriyor? Öyle olmuş, böyle olmuş, ne fark eder? ' diye cevap verdi. Onun ciddi bir boyacı olduğunu düşünerek, farklı şeyler sormaya başladım. 'Eskiden İstanbul’da ne kadar seçkin yerler varmış, şimdi hiçbiri kalmadı. Her şey yozlaştı, ' dedim. Hayri Bey, bunun üzerine 'Evet, Markiz, Baylan, High-life vardı. Ben eskiden hep High-life’e giderdim, ' demez mi, şaşırıp kalmıştım. Ama Hayri Bey, hem ayakkabımı boyuyor, hem de İstanbul’un sanatçı mekânlarını anlatıyordu. Bir ara 'Siz hangi felsefi ekole yakınlık duyarsınız? ' dedi. Onun hafife alma isteği, şaşkınlığımı bastırdı, 'eksistansiyalistim, ' dedim. Hayri Bey’in gözlerinin içi güldü: 'Ne güzel, ben de varoluşçuyum, ' dedi. Elimde olmayarak ayağımı boya sandığının üzerinden çektim. Şaşkınlığım henüz geçmemişti; ama o devam ediyordu: 'Bakın, varoluşçuluk deyince akla hemen Sartre gelir; oysa Sartre, parlak cümleler, gösterişli buluşlardan başka bir şey değildir. Gerçekte varoluşçuluğu sistemleştiren Heidegger'dir. Sartre, Heidegger’in yanında garnitürden başka bir şey değildir.'

Bir şok yaşıyorum âdeta. Zaman kazanıp Hayri Bey’in üstüne başına bakmaya çalıştım. Üstünde siyah bir kaban vardı. Pantolonu yazlıktı ve çok eskimişti. Başında limon küfü renginde yazlık, keten bir şapka vardı; yüzü çökmüştü. Eğer çok dikkatli bakılırsa gözlerinde olgunluk ve zekâ belirtisi bir ışık fark edilebiliyordu.

Hayri Bey’le tartışamayacak kadar donatımsızdım. Heidegger’in hiçbir kitabını okumamıştım. Çünkü Hayri Bey gibi Almanca bilmiyordum. Bu arada Hayri Bey, canlı el kol hareketleriyle varoluşçuluğu tanımlamaya çalışıyordu bana. Her şey bir yana, beni tanıdığına sevinmişti. Hiç değilse bazı ortak bilgilere sahiptik. Bir ara 'Başlangıcından bugüne kadar felsefe bir arpa boyu yol katetmiştir, ' dedi. Artık her şey kabulümdü. 'Ya öyle mi? ' demekle yetindim. Ayakkabı boyacılarını hafife almanın cezasını çekmeye hazırdım. Beriki devam ediyordu: 'Kant ne yaptı, insan beynini 12 kategoriye ayırmaktan başka? Spinoza yok güzellikmiş, yok ahlâkmış, bir yığın metafizik şey attı ortaya. Dogmatikler keza öyle...'

Bir ara Hayri Bey’e Marksist felsefeyi soracak oldum. Önce kısa bir açıklama yaptı. Daha sonra Marksist felsefenin ferdi yanının olmadığını iddia etti. Daha sonra söz Troçki ile Lenin’e geldi. 'Bunların ikisi de aynıdır. Aralarında hizipleşme vardır o kadar. Bu kişiler, şartlar neyi gerektirirse onu yaparlar. Yaratıcı değildirler.'


Varoluşçu Boyacı: 'Kendi kendimizi yaratmanın imkânı bizim elimizdedir'
'Unutmadan söyleyeyim, ben Kapital’i de okudum, Kapital çok sıkıcıdır. Rakamlar, misaller falan filan.'

Cezamın hiç de hafif olduğunu sanmıyordum. Bu işkence ne zaman bitecek, diye düşünüyordum. Başlangıcından bugüne kadar felsefede bir arpa boyu yol alınmadığını söyleyen Hayri Bey, Nietzsche ve Kafka’nın, bilmeden varoluşçu felsefeye katkıda bulunduklarını iddia ettikten sonra bana, 'Peki siz varoluşunuzu gerçekleştirdiniz mi? ' diye sordu. Afalladığımı görünce konuşmasına devam etti: 'Kendi kendimizi yaratmanın imkânı bizim elimizdedir, ' dedi. Bir ara üstün insan teorisiyle, varoluşçu düşünce arasında yakınmaya başlamıştı. Her şeyi oluruna bırakmıştım.

Hayri Bey’in felsefe bilgisinin altında daha fazla ezilmemek için sık sık konuyu değiştiriyordum. Sözü dönüp dolaştırıp güncel bir konuya getirdim. Türkiye’de son günlerde sık sık konuşulan irticayı nasıl değerlendirdiğini sordum ona. 'Bakın bu politik sahaya girer. Din, yöneticilerin işine geliyor. Böylelikle halkı daha kolay isteklerine boyun eğdiriyorlar. Aslında din bir imajdır ve insan, kendisi yaratır bu imajı; insan yine düşünmelidir ve yoğunlaşmalıdır, ama düşüncesinin içinde Allah, peygamber gibi imajları çıkarmalıdır. En eski din olan Budizm 5000 yıllıktır. Musevilik 3000, Hıristiyanlık 2000, İslamiyet ise 1400 yıllıktır; ama insanlığın tarihi 50 000 yıllıktır. Peki 45 000 yıldır ne oldu, onu soran yok. Ne yazık ki milyonlarca insan dine inanıyor ve onlara kimse ışık tutmuyor. İşin doğrusu din zararlı bir şeydir. Ama insan bir şeye inanmak zorunda. İnançsız olmak da benim hayatımı hafifletiyor.'

Hayri Bey’in dünya görüşüne hiçbir idealist ve metafizik düşünce sızmamış. Kader, şans gibi toplumsal yaşantımızı yönlendiren kavramlarla hiçbir alışverişi yok, öyle ki bir ara bu durumu 'ideolojinin ölümü' diye nitelendirdim.

Hayri Bey felsefe bilgisinin yanı sıra, geniş edebiyat bilgisine sahip, en çok O’Henry’yi sevdiğini söylüyor. O’Henry’nin, Quartet’ini, Viyana’da sinemaya uyarlanmış haliyle seyretmiş ve hayran kalmış. Dostoyevski, Hayri Bey’in başucu yazarıymış. Tolstoy, Bernard Shaw, Jean Jacques Rousseau ve Voltaire’i ilgiyle okuyormuş.

Hayri Bey, özel hayatların öyle rastgele anlatılmasına karşı; ama bu kadar uzun konuştuktan sonra, beni kırmayarak hayatının bazı dönemlerini bana kısaca anlattı. Hayri Bey, genç yaşında Avrupa’ya gitmiş. Almanya’da yaklaşık 14 yıl kalmış, bu süre içinde devlet dairelerine, hastanelere cam çerçeve monte etmiş. Daha sonra Avusturya ve İsviçre’de kalan Hayri Bey, buralarda uzun süre Dolçe Vita bir hayat sürmüş. 'Avrupa’da hayat o kadar güzel ki, kopmak imkânsızdı. İnsanı hep içine çekerdi. Bu yüzden az kalsın sağlığımı kaybediyordum, ' diyor.1975 yılında İstanbul’a dönmüş Hayri Bey. Kendisi kabul etmese de, şimdiki hayatı tam bir sefalet. Ayda yaklaşık 50 bin lira kazanıyor, kaldığı otele günde 1200 lira veriyor, otel parası olmadığı günler parklarda yatıyormuş. Almanya’dan getirdiği bir miktar parayı harcadığı için bu durumu kaçınılmaz buluyor. 'Her şey olması gerektiği gibi, ' diyor. 'Dolçe Vita yaşamaktan, evlenmeye zaman bulamadım, ' derken bile, kimsesizliğinin nedenini başkasında aramaya çalışmıyordu.

Hayri Bey, beni bilgisiyle olduğu kadar, kişiliğiyle de etkilemişti. Ayakkabılarımın boyanması bitmişti. Parayı uzattım. Teşekkür etti. Yeniden görüşmek üzere vedalaşırken, bir daha hiçbir ayakkabı boyacısını hafife almamaya söz veriyordum.

_________________
“...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
Başa dön Gizli
Tek Mesaj Gösterimi Tek Mesaj Gösterimi • Mesaj: #22
YazarMesaj
Sch`
 vive l'AmourAdmin
Gizlenmiş Avatar


[Üye Notları]

Kayıt: 24.02.2007
Üye No: 115
Yaş: 20 Akrep
Mesaj: 3085
Konu: 890
Şehir: Zong. / Ist.


 
Tarih: Çar May 30, 2007 4:18 pm | Açıklama:   Sürgün Kendi Odasında
Alıntıyla Cevap Gönder

Kendini yalanlayan gölge zamanlardan
düşman kiracılarımla geldim.
Ruhumda iskeletim uğulduyordu
terk edilmiş bir köprü gibi
inançsızlıktan,
'ailede ölmek' maskesiyle geldim.

Oysa masum sayardı kendini o
bencilliğin alevinde ısınır,
düş saatlerinde misafirdi.

Kutsal sırrım diye
sahipsiz lanetimi fısıldayınca kulağına
gözyaşlarım boyandı
kayboluşunun sahici renkleriyle.
Artık düşleri düşman ona
masumiyeti zehirliyor bencilliğini

Tenine kazıdığım inançsızlık saatleriyle
sürgün kendi odasında

Şaşkın yüreğinin hatırası
şehirde oynattığım tek gecelik bir film şimdi...

_________________
“...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
Başa dön Gizli
Tek Mesaj Gösterimi Tek Mesaj Gösterimi • Mesaj: #23
YazarMesaj
Sch`
 vive l'AmourAdmin
Gizlenmiş Avatar


[Üye Notları]

Kayıt: 24.02.2007
Üye No: 115
Yaş: 20 Akrep
Mesaj: 3085
Konu: 890
Şehir: Zong. / Ist.


 
Tarih: Çar May 30, 2007 4:19 pm | Açıklama:   Süveydâ...
Alıntıyla Cevap Gönder

Trafik kazasında sevgilisini kaybetmiş birinin televizyon muhabiriyle konuşmasını seyrediyordum. Öylesine doğal, öylesine sıradan bir şeymiş gibi anlatıyordu ki sevgilisinin ölümünü, sanki üzerinden büyük bir yük kalkmış, rahatlamış gibiydi. Gözlerindeki o donuk pırıltıda ölen sevgilisini çoktan unuttuğu, asıl önemli olanın kendisi, kendi varlığı olduğu anlaşılıyordu... O ayaktaydı, o yaşıyordu, o iyiydi... Sevgilisi için, sanki onu hiç tanımıyormuş gibi bir ifadeyle; O artık içimde yaşayacak, diyordu, sonsuza dek içimde yaşayacak...
Kamera üzeri beyaz bir çarşafla örtülü olan ölüyü yakın plan göstermeye başlayınca bütün benliğimi derin bir sızı kapladı. Beyaz çarşafın altında hareketsiz yatan o insana sımsıkı sarılmak istedim... Sanki bendim orada yatan. Anlatacakları eksik kalmış, yaraları öylece açıkta, kapatılmadan; kim olduğunu anlatamadan susmak zorunda kalmıştı... Artık onun öyküsünü başkaları anlatacaktı... Onun anlatılan, hakkında söylenilen hiçbir şeye müdahale etme hakkı yoktu... Sonsuza dek susturulmuştu. Ölümden bile daha acı bir gerçekti bu. Ölümden bile adaletsiz...
Çoğu kez ölümün bu hayattan bir kurtuluş olduğunu sanırdım. Ama değilmiş, anladım. İnsanın asıl öyküsünü anlatmadan ölmesinin, onu aslında hiç tanımayan, ama çok iyi tanıdıklarını iddia edenlerin insafına kalmasının sonsuz bir esaret olduğunu belki de ilk kez bu kadar derinden hissettim... Ve bu hissediş anından itibaren ölümle aramda korkunç bir yarış başladı... Aslında beni hiç tanımayan, ama tanıdıklarını iddia edenlerin insafına bırakmayacaktım hayatımı... Ölmeden önce öykümü anlatmalıydım. Sonsuza dek susturulmadan önce kim olduğumu bilmeliydi tanıyan, tanımayan...
Peki bu mümkün müydü... İnsan birini deliler gibi severken kim olduğunu anlayabilir miydi... Sanmıyorum, insan bu haldeyken, sadece şunu söyler: Ne oldu bana, ne oldu...
Kendisiyle ilgili bütün doğrularını kaybeder. Bir başka akışa, damarında kapkara akan bir kana teslim olur... Çünkü dört sıvı vardır insan vücudunda. Biri de sevdadır. Sevda dedikleri kara, küçük bir kan pıhtısıdır. Gelir kalbin en içteki, en gizli bir yerine saplanır kalır. Ve oradan bütün vücuda yayılır. İşte o andan itibaren kan simsiyah akmaya başlar. Buna Süveydâ, denir... İçinizde, damarlarınızda bu kan aktığı sürece artık iflah olmazsınız. Kendinizden koparsınız. Bildiğiniz bütün zamanlardan. Gerçekliğinizden, dünya görüşünüzden, beklentilerinizden... Uyku tutmaz olur geceleri. Bitkin düşüp uyuduğunuzda yine onu görürsünüz o simsiyah kana bulanmış rüyalarınızda. Uyandığınızda yine onun ismiyle uyanırsınız. Mıh gibi saplanmıştır yüzü yüzünüze... Giderek delirdiğinizi, onu aklınızdan atamazsanız mahvolup gideceğinizi, artık buna bir son vermek gerektiğini söyleseniz bile nafiledir. İçinizdeki o ses ne derse desin, siz doğru bildiğinize değil, mahvoluşunuza doğru koşarsınız. Yanlışınıza... Bütün dünyevi arzularınızdan kopmuşsunuzdur. Beklentilerinizi, umutlarınızı, ihtiyaçlarınızı kendinizi silmişsinizdir. Bütün zamanların dışına çıkmışsınızdır... Hayatınız ortalık bir yerde kalmış, siz onun tersine doğru koşmaya başlamışsınızdır... Bilirsiniz, sizin için dünyanın en yanlış insanıdır o... Gerçekte sizi sevmiyordur. Sevmeyi bırakın, kim olduğunuzu bile bilmiyordur. Aşkınızın önünde küçük düşmemek için durmadan ona kendinizi anlatmaya çalışırsınız bu yüzden. Duymaz bile. O sürekli kendisiyle meşguldür çünkü. Dünyaya nasıl baktığınızın, düşlerinizin, arzularınızın, ihtiyaçlarınızın onun gözünde hiç önemi yoktur. Sizin ayrı, farklı bir insan olduğunuzun bile farkında değildir. O dünyayı kendi zihninde taşır. Ve sizi bu dünyasının parçası kılmaya çalışır...
Hatta siz ben ayrı birisiyim, benim umutlarım, beklentilerim, düşlerim var, dedikçe kendisini yeterince sevmemekle, uzak kalmakla suçlar... Bu yüzden durmadan incitir sizi, küçümser, aşağılar... Sevmeyi bilmemekle, bencillikle suçlar... Bunu öylesine etkili bir şekilde yapar, size bunu öylesine derinden hissettirir ki, kendinizi değil, onu haklı bulmaya başlarsınız... Onu eksik sevdiğiniz, ona yeterince kendinizi vermediğiniz için suçluluk duymaya başlarsınız... İşte o zaman damarlarınızda kan daha siyah akmaya başlar. O siyah kanda sadece onu görürsünüz. O aynada kendini seyreder.Siz durmadan aynaya bakan onu seyredersiniz... Karşıtınıza dönmüşsünüzdür.Onun gözünden kendinizi görmeye başlamışsınızdır, yargılamaya... Artık eksilmeye başlamışsınızdır. Umutlarınızı, düşlerinizi, beklentilerinizi bilinmez bir tarihe erteledikçe ona direnme gücünüzün azaldığınızı hissedersiniz... O kendini üstün gördükçe siz kendinizi küçük görürsünüz. O sizi incittikçe, küçümsedikçe ona biraz daha bağlandığınızı hissedersiniz... Ona her teslim oluşunuzda kendinizi ömrünüzden bir kez daha düşersiniz...Gelip açtığı yara sizin elinizden çıkmıştır. Yaranızın sızısı size ait değildir sanki... O yıllardır herkeslerden gizlediğiniz, gelip kimseler kanatmasın diye büyük bir çabayla üzerini örttüğünüz yaranızı sizi hiç tanımayan birine göstermiş, onun kanatmasına izin vermişsinizdir...
Artık onun elindedir yaranız. Onun insafındadır...
Hayatınızın onun elinde mahvoluşuna durmadan anlamlar yüklemeye çalışırsınız... Bugüne dek kimse değil, bir tek o yaranızı kanattığına göre onunla aranızda mutlaka büyülü bir bağ vardır. Kaderinizdir o sizin... Kendinizde yıllardır eksik bulduğunuz, yanlış bulduğunuz ne varsa o tamamlayacaktır.O büyük boşluğunuzu o kapatacaktır... O iflah olmaz can sıkıntınızı, o nereye gitseniz, kimle olsanız, burası olmak istediğim yer değil, bu o kişi değil, dediğiniz yerde çıkmıştır karşınıza...Bir duvarın dibinde sıkışıp kalmışlığınızı, bir türlü ilerlemeyen zamanınızı o çıkartacaktır sonsuz bir açıklığa, yolunuzu enginlere o açacaktır...
Yarayı o açtığına göre yaranızın anlamını, tedavisini bir tek o biliyordur diye düşünürsünüz...
Çocukluğunuzda maruz kaldığınız haksızlıkları, acıları; sizi sevmesi gerekenlerin sevmeyip açıkta bıraktığı yerleri, yıllardır yaşadığınız onca istismarı o giderecek, o kapatacak, o silecektir...
Sizi sevmesi gerekenlerden zamanında alamadığınız ne varsa cömert bir anne gibi o size verecektir...
İçinizde yıllardır gizlediğiniz hayal kırıklıkları onunla açığa çıkmıştır... Onunla açığa çıkmış hayal kırıklıklarınızı ona duyduğunuz sevgi zannedersiniz.. Size uyguladığı her şiddeti aşkının ne kadar derin olduğuna, sizi ne kadar yoğun sevdiğine yorarsınız...
Siz onu ne kadar sevmeye çalışırsanız çalışın onun gözünde hep yetersiz kalacaktır... Sevdiğinizi ne kadar kanıtlamaya uğraşırsanız uğraşın, o yine de sevmeyi bilmediğinize inandıracaktır sizi... Bu yüzden sizi incitip küçümsedikçe onu eksik sevdiğinize yorar, durmadan bir köle gibi sevginizi kırbaçlarsınız... Ona duyduğunuz hayranlık arttıkça yaranızı daha çok kanatmasını istersiniz ondan... Onu güçlü ve cömert buldukça kendinizi güçsüz ve çaresiz bulmaya başlarsınız...
Oysa ne cömert bir annedir o, ne de sevmeyi herkesten iyi bilen büyük bir sevdalıdır...O aslında sizden daha çaresizdir, sizden daha güçsüzdür... Sevgi dediği, aşk dediği kendisine duyduğu o büyük güvensizliktir aslında... Bu büyük güvensizliği gizleyebilmek için durmadan kılıktan kılığa girer... Bazen sevgi dolu, cömert bir anne; bazen acımasız ve bencil biri olur. Önce kanatır yaralarınızı, sonra kanattığı yerleri öpüp okşamaya başlar... Birden hiç ummadığınız kadar yaklaşır size, sonsuz bağlılık vaat eder... Hep böyle olacak zannedersiniz.... Hep böyle ışıl ışıl bakacak, sizi hep anlayacak, hiç gitmeyecek...Sonra birden aşk dolu yüzü silinir, bilinmez bir uzaklığın ardından bakmaya başlar size. Sizi birkaç gün önce göklere çıkartıp yüceltirken bir anda küçümsemeye, aşağılamaya, kırıp incitmeye başlar. Sizden çok şey beklerken, sizi hayatının anlamı sayarken, birden bire size son derece kayıtsız davranır... Davranışları tutarsızlaşır, gerçekte ne isteğini anlamakta zorluk çekersiniz...
Neden böyle yaptığını, sorduğunuzda; Beni bu hale sen getirdin, beni kendinden sen uzaklaştırdın, der...
Ve artık öylesine yenilmişsinizdir ki ona, bu sözlerinin altında derin, hiç bilmediğiniz anlamlar aramaya, dahası onu haklı bulmaya ve hep olduğu gibi onu yeterince sevmediğinize; onu yitirdiğinizde sonsuza dek kimseyi sevemeyeceğinize, kimselerin de sizi sevmeyeceğine bir kez daha inandırırsınız kendinizi...
Oysa o sizi bırakıp gitmemiştir. Sizi belli bir uzaklıktan izlemekte, direncinizin ne zaman kırılacağını beklemektedir... Sizi kontrol çemberinize almış, sizi oradan gizlice seyretmektedir... Çünkü sizde açtığı yaranın farkındadır.Bu yarayla tek başına kalmanın ne denli acı verdiğini iyi bilmektedir... Çünkü kendisi de yıllardır o yarayla yaşamaktadır... Kendi yarasını başkalarının yarasını kanatarak iyileştirdiğini de...Onun da yarası ağırdır...Onun da tahammül gücü sınırlıdır aslında... Sizin ondan beklediğinizi o da sizden beklemektedir aslında: Çocukluğunda maruz kaldığı haksızlıkların, acıların; onu sevmesi gerekenlerin sevmeyip açıkta bıraktığı boşlukların, yıllardır yaşadığı istismarların bedelini size ödetmeye çalışmaktadır...
Bu yüzden sizin ona geri dönmenizi beklerken yeni kurbanlar aramaya başlamıştır çoktan... Ama siz ona direndiğiniz, ona tamamen teslim olmadığınız, ona karşı çıktığınız için unutamaz sizi... Çünkü sizi teslim almaya çalışırken farkında olmadan siz de onun yarasını derinden kanatmışsınızdır...Sizin geri dönmemek üzere gitmeniz kendisine duyduğu güvensizliği daha da büyütecektir...
Zaten siz biraz güçlü olsanız, yaranızı asla onun kapatamayacağını anlayıp kendinize geri dönmeye başlasanız hiç beklemediğiniz anda karşınıza çıkacak, yine size o cömert anne yüzüyle bakacak; Hadi kaldığımız yerden devam edelim, yitirmeyelim bu aşkı diyecektir... Ama her defasında önce sizin direnciniz kırılır; arasa dersiniz, dönüp gelse, gelse de açtığı bu yarayı kapatsa... Sizle konuşmasa da, sizden uzakta olsa da bunları söylediğinizi hisseder...Çünkü sizin yaranız ne zaman sızlasa, onun da yarası sızlar... Çünkü onun isteklerine tamamen boyun eğmediğiniz, zaman zaman geri çekildiğiniz için benlikleriniz çoktan birbirine kaynaşmıştır... Sizin vücudunuz onun vücudu, onun vücudu sizin vücudunuz olmuştur.... Yaralar birbirine karışmıştır... Sızılar birbirine...
Ve o ölümcül dans yeniden başlar. O uzaklaşmasın, kanattığı yaranızla birlikte sizi öylece terk edip bırakıp gitmesin, diye elinizdeki son umutlarınızı, son beklentilerinizi, düşlerinizi onu geri çağırmak için harcarsınız... Onun geri gelmesi için bütün varlığınızı ona adamaya başlarsınız... Kendinizi bir kez daha siler, ömrünüzden düşebildiğiniz kadar düşmeyi göze alırsınız...Öyle ki o yine geri döndüğünde artık sizden bir şey kalmamış olur size... Çünkü ancak öyle geri gelir o... Hayatınızın kontrolünü tamamen eline geçirmek için geri gelir... Artık siz ondan ayrı birisi değil, onun bir parçası haline gelmişsinizdir. Sizi böylesine derinden seven biriyle çatışmanın anlamsız olduğunu düşünürsünüz... Hiç direnmeden hayatınızın kontrolünü onun eline bırakırsınız... Artık sizi istediği gibi acıtır, kırıp incitir. Sizin benliğinizi kendi benliğinin içine almıştır.Mahremiyetinizin, özelinizin onun ve sizin için artık hiçbir anlamı kalmamıştır... Hem sizi bu denli seven birinden ayrı, özel, gizli neyiniz olabilir ki... Telefonunuza gelen mesajlarınızı kontrol eder, mektuplarınızı açar, kimle görüşüp görüşmeyeceğinizi o tayin eder... Gönderilmiş maillerinize bakar... Bütün kapılarınızın, bütün çekmecelerinizin anahtarlarını alır sizden...Ona verdiğiniz benliğinizin, kişiliğinizin anahtarlarının yanında kapılarınızın, çekmecelerinizin anahtarlarını vermişsiniz, çok mudur? ...
Artık istediği olmuştur. O derin güvensizliğini sizin teslimiyetinizle kapatmış; o itaatkar, o hayran bakışlarınızda kendi yarasını sarmıştır... Hiçbir direnç görmeden içine almıştır sizi... Onun için hiçbir anlamı yoktur varlığınızın... İçindeki o büyük boşlukta kaybolmuşsunuzdur... Artık gönül rahatlığıyla ve arkasına bir daha hiç bakmadan terk edip gider... Sizi soranlara da, tıpkı o trafik kazasında sevgilisi ölmüş insan gibi, gözlerindeki o donuk parıltıyla; aslında onu hiç tanımamışım, der...
Belki de ilk kez doğruyu söyler... Kendisini bunca yıldır nasıl tanımadıysa sizi de gerçekte hiç tanımamış, dahası tanımak için hiç uğraşmamıştır... Çünkü bu dünyada kendisinden, o büyük boşluğundan başka kimse yoktur onun için... Bu yüzden onun için katlanılan hiçbir acı, ona yapılan hiçbir iyilik iz bırakmaz onda...
Sizse onun açtığı yarayla bir başınıza kalırsınız... Üstelik eskisinden daha çaresiz, daha güçsüz... Onunla birlikteyken durmadan kırbaçladığınız sevginizle kan içinde kalırsınız...
Daha da ıssız, daha da anlamsız bir dünyada kalırsınız...Yaranız süveydâyla, o simsiyah kan pıhtısıyla hala kanayıp durduğu, bıraktığı sızı hala acıttığı için kimseleri sevemeden, bir hayalet gibi kalırsınız...Yaranızı kanatıp gitmiştir işte... O açılan yaranın hayatınızın kara kutusu olduğunu, bütün hakikatinizin, doğrularınızın ve yanlışlarınızın o yarada yattığını bildiğiniz için onun bıraktığı yerden siz yaranızı hala kanatmaya devam edersiniz... Bu karşılıksız aşkın lanetini tek başınıza üstlenirsiniz...
O ise içine alıp öldürdüğü için sizi unutup gitmiştir çoktan... Ölmemek için öldürmüştür sizi kafasında... Çünkü artık ondan ayrı, ondan farklı bir kişiliğiniz, varlığınız kalmamıştır... Aynadaki yüzünü, içindeki boşluğu haklı çıkartacak başka kurbanlara ihtiyacı vardır onun..
Ama siz ona hep yaşatırsınız içinde... Ölmesini ya da kalbinizde unutulup gitmesine bir türlü izin vermezsiniz... Çektirdiği acıların, verdiği eziyetlerin hesabını sormak, intikam almak için değil...
Kimseler değil, neden sizin için dünyanın en yanlış insanı olan o açmıştı yaranızı, işte bir gün bunu anlayabilmek için hep yaşamasını istersiniz onun...
Ve bunu anladıktan sonra, onda kalmış öykünüzü, onda kalmış aşkınızı geri alabilmek için onun hep yaşamasını istersiniz...

_________________
“...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
Başa dön Gizli
İletileri göster:   
3. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Toplam 23 mesaj] | Sayfa: «123


Benzer Başlıklar
Konu Yazar Forum Cevap Son İleti
Yeni ileti yok Eserleri alper1071 Nazım Hikmet Ran 41 Pzr Arl 31, 2006 3:08 pm
alper1071 Son gönderilen iletiler
Bu konu kilitlenmiştir; cevap yazamaz, iletileri değiştiremezsiniz Necip Fazıl Kısakürek - Eserleri niyo Necip Fazıl Kısakürek 10 Cmt Şub 10, 2007 2:16 pm
niyo Son gönderilen iletiler
Bu konu kilitlenmiştir; cevap yazamaz, iletileri değiştiremezsiniz "S" Harfi İle Başlayan Eser...
Can Dündar
Sch` Can Dündar 2 Sal Şub 27, 2007 9:52 am
yalnızkız Son gönderilen iletiler
Bu konu kilitlenmiştir; cevap yazamaz, iletileri değiştiremezsiniz "O" Harfi İle Başlayan Eser...
Cezmi Ersöz
Sch` Cezmi Ersöz 2 Çar May 30, 2007 3:48 pm
Sch` Son gönderilen iletiler
Bu konu kilitlenmiştir; cevap yazamaz, iletileri değiştiremezsiniz "R" Harfi İle Başlayan Eser...
Özdemir Asaf
Sch` Özdemir Asaf 0 Çar Şub 20, 2008 10:06 pm
Sch` Son gönderilen iletiler

Pano » Melankoli Özel Bölüm » Yazarlar / Şairler » Cezmi Ersöz

Aranacak kelime:
Forum Seçin:   
Konuyu Görüntüleyen Kullanıcılar
Konuyu görüntüleyen kullanıcılar: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 0 Misafir
Yok 
Bölüm Yetkilileri: Sch`, Pano Yöneticileri
Yetki Düzeni: WebMaster, Genel Adminler, Pano Yöneticileri, Editörler, Bölüm Sorumluları, Bölüm Yöneticileri, Yazar Tk.

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız





Pano · Basit Görünüm · RSS · Yardım · Kurallar · Çerezleri Sil · İletişim
Sist.: phpBB Group • TR Çeviri: phpBBTürkiye • Tema: Mavera
Melankoliyiz © 2006-2008
[Yükleme: 0.60032 sn][Sorgu: 25][GZIP: Açık][Debug: Açık]