|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 6 mesaj] |
|
|
|
|
|
vive l'Amour
|
Tarih: Pts Mar 19, 2007 11:46 pm | Açıklama: Can Dündar |
Yalancı Bahar...
Ben en özel en güzel esyalarımı kendim için hiç bekletmeden kullanırım. Siz de öyle yapın. Çünkü yarın hayatta olamayabiliriz. Ya da sevdiğinizi söyleyeceğiniz kimse olamayabilir. Hani gardirobunuzda küflenen o en sevdiğiniz elbiseniz var ya; o "çok özel gün" için beklettiğiniz, giymelere kıyamadiginiz o alımli tuvalet, o cakalı takım, o göz alıcı kazak... Bugün giyin onu!.. Beklediğiniz "o özel gün" hiç gelmeyebilir çünkü..
Değerli misafirlere sakladığınız çay takımlarınızı çıkarın dolaptan; en yakınlarınızla için çayınızı; kimseniz yoksa kendiniz çıkarın, hoş bir takımdan çay yudumlamanın doyumsuz keyfini... Haydi, açın, nicedir kapalı duran misafir odanızın kapısını... Yıpranır diye korktuğunuz koltuklara serilin gönlünüzce...
Çalın, çalmak için önemli bir konuk beklediğiniz eski plakları bu gece... Açmaya vesile beklerken salondaki büfede yıllandırdığınız şarabı geciktirmeden açın ve kana kana için... Sakladığınıza değecek biri hiç gelmeyebilir; sizden değerlisi bulunmayabilir.
Çimlerle buluşmak için düzgün havayı, kırda öpüşmek için doğru sevdalıyı beklemeyin... Hep ertelediğiniz pikniğin günü bugün..."Haftaya giderim" dediklerinizi ziyarete gidin acilen...Haftaya orada olmayabilirler. Babanızın elini öpecekseniz, oğlunuzu lunaparka götürecekseniz, aşkınızı ilan edecekseniz; şimdi yapın! Ve söylemek için "özel bir an" beklediğiniz o sihirli sözcükleri hemen söyleyin sevdiğinize... ne olur... Söylemeye niyetlendiginizde, çok geç olabilir. Daha kaç ocak olacak ki hayatınızda...Yaşamı ertelemeyin!.. Beklediğiniz "o gün"; işte bugün... |
|
_________________ “...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Nis 21, 2007 3:46 pm » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Sal Mar 20, 2007 1:22 am | Açıklama: YASAM BISIKLETIN SELESINDE |
YASAM BISIKLETIN SELESINDE
Kalabalik konferans salonunda, mesleginin dorugunda bir avukat,o gün mezun olacak hukuk ögrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor. Herkes meslekten söz edecegini zannederken O,hayati anlatiyor:
Hepiniz kisisel yasaminizi bir kenara koyup çok çalisabileceginizi kanitladiniz' diyor bilge hukukçu ama unutmayin ki, olum dösegindeki birinin;'Keske isime biraz daha zaman ayirabilseydim' dedigi duyulmamistir. Çocuk sahibi olacak kadar sansliysaniz, onlarin göz açip kapayana kadar büyüyeceklerini ana babalariniz size söyleyecektir.Buna ben de taniklik edebilirim. Çocuklarimiza hikaye okuma,onlarla baliga çikma, yakalamaca oynama ve birlikte dua etme firsatini Tanri ancak belli bir ölçüde bahseder bize. . .Bunlardan birini bile kaçirmamaya özen gösterin. Nasil olsa isiniz, çocuklariniz gittikten sonra bile, orada sizi bekliyor olacaktir.
Bu konusmadan 6 hafta sonra yasli avukatin intihar haberi geldi.Kim bilir neyin pismanligiyla kiymisti canina. . . Hayata veda ederken, en çok kiminle vakit geçiremedigine yanmisti kim bilir. Bu öyküyü Rob Parsons'un '60 Dakikaligina Baba' adli kitabinda okudum.Avukatin son konusmasi, tüm babalara birakilmis bir vasiyet mektubu gibiydi.
Bir kaç yil önce parlak bir is teklifi almistim.Mesleki kariyerimin doruk noktasi olabilirdi,lakin her gün saat 20. 00'de 'görevde' olmam gerekiyordu. Teklifi duydugum anda o saatin, oglumun banyo saati oldugu geçti aklimdan. . Hayatta baska hiç bir seyin beni o banyo seansi kadar mutlu edemeyecegini düsündüm, ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim.Anlayacaklari süpheliydi. Bir bahaneyle reddettim.
Yine de, gecen birkaç yil içinde saat saat baskalarina dagittigim zaman hazinesinden, ogluma pek az pay düstü. Yapilacak islerim,yazilacak yazilarim, bakilacak telefonlarim vardi. Ama küçük bir sandala diz dize kurulup uzak bir kuleye dogru kürek çekme keyfine hiç vakit yoktu hayatin içinde. . O'nunla bir cam bardagin pamuktan topragina limon çekirdegi ekip büyümesini izleyemedim örnegin. . . Yeni yeni, yarim yarim söyledigi sarkilara eslik edip bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadi.
Bir cümle ben söyleyip, bir cümle O'na söyleterek hiç yoktan bir masal yaratmayi ve düs güçlerimizi yaristirmayi tasarlamistim; hazirdan yemek daha kolay geldi. Hayat öyle ters bir denge kurmus ki, onlarin en çok ilgi istedikleri donem, onlarla en az ilgilenebilecegimiz donem ayni zamanda. . . Bizim vaktimiz bollastiginda ise, onlarin bize ayiracak vakti kalmiyor.
Ben aslinda O'nun için çalisiyorum', sikça sarildigimiz bir bahanedir,ama O'na hiç bir zaman 'Daha çok parasi olan bir baba mi istersin, daha çok seninle olan bir baba mi' diye sormamisizdir. Babalik için uçurtma almak yetmez, birlikte uçurmak gerekir. Daha hiç uçurtma uçuramadik, ama keyfini surdum; sabahlari yanagimda islak bir buse ve basucumda sen bir 'Günaydin babacigim' sesi ile uyanmanin...
"Hadi sarilip yatalim babacigim" çagrisiyla baslayan gecelerde, o sihirli "Seni Seviyorum" u kulagima fisildadiktan sonra yanaklarimi avuç içlerinin parantezine alip uykuya çekilince gözkapaklarina yerlesen huzuru izlemenin tadina vardim. Mavinin neden mavi oldugunu, kisin havalarin neden sogudugunu, kuslarin nasil uçtugunu yeniden ve en bastan ögrenmenin.
Rakiplerim sayilan Cici Can' dan, Casper' dan, Power Rangers'tan, Ricky Martin'den daha ilginç olmaya çalismanin...Ve konusmaya basladigindan beridir beni "takip ederek", hatalarimi da sevaplarimi da aynen tekrarlayan bu sevimli papagana, duvara kazili boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe yükselen bir tutkuyla baglanmanin tadini çikardim. Annesiyle birlikte bezini degistirmis, mamasini yedirmis, pisiklerini kremlemis olmanin, zayif bacaklari ilk adimini attiginda elini tutmanin, dilinden ilk sözcük döküldügünde birlikte cosmanin heyecanini tattim.
Sonunda beklenen gün geldi: Hayatimin ilk "Babalar Günün Kutlu Olsun" unu isitecegim bugün. Belki O'nun karaladigi bir resim, ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle,bisikletinin selesine arkadan yapisacagim günler basliyor simdi... O, selenin emin ellerde oldugunu bilmenin güveniyle ögrenecek pedala basmayi. Bir sure sonra farkettirmeden çekecegim ellerimi...
Bisiklet, artik yetisemeyecegim kadar hizlanacak ve O, uçup giderken, ben biçare; ardindan bakakalacagim. Epey bir zaman önce, bendim selede babamin güvenli ellerini hissederek pedal çeviren... Zamanla hizlanarak katettigim koca bir hayati simdi oglumda en bastan, yeniden izlemek üzere selenin arkasina koyuyorum ellerimi...
70 yasindaki babam gecen gün 'Torunumu ilkokula götürene kadar sikacagim disimi...dedi.Insanin bogazini dügümleyecek kadar hazin. . ama gerçek... Torunla dede arasinda bir tahteravalli gibi uzaniyor yasam. .Birini asagi çekerken, digerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta...Bütün hüznüne ragmen yine de bir zafer coskusu var bu devir teslim töreninde. . .O yüzden, bugün babanizi yaniniza, oglunuzu kucaginiza alip Freiligraht' in 'Devrim' siirindeki dizesini gururla haykirabilirsiniz.
'Vardim... varim... var...
Yasam bisikletinin selesinde.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 2:04 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
İstanbulda
|
Tarih: Sal Mar 20, 2007 2:44 pm | Açıklama: Yalnızlığa alışmalı |
Yalnızlığa alışmalı
Bavulları hep toplu durmalı insanın...
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...
* * *
Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.
* * *
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...
Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kimse yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmayacak..."
Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
* * *
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
* * *
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
Yollarla barışmalı...
Yalnızlığa alışmalı.. |
|
_________________ Aklının arzu ettiği kadar değil gönlünün aldığı kadar sevebilirsın. Gönlünün istediği yere kadar değil ayaklarının göturebılecegı yere kadar gidebilirsin...
|
|
|
 |
|
|
|
|
vive l'Amour
|
Tarih: Cum Nis 20, 2007 2:42 pm | Açıklama: Yalancı Bahar... |
Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize...
Kaçına "Nihayet" hasretle kucak açtık ve kaçında yanıldık...
Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz söndü.
Yine de uslanmadık.
Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara...
Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık.
Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir tomurcuk gibi susamıştık ilkyaza... Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan kekik kokularıyla sarhoş olmayalı...
Tahmin ediyorduk, üzerimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardında güneşin gülümsediğini...
Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumuzun pencerelerini...
Bahar öyle kolay gelmezdi aslında; biliyorduk; yanlış baharlarda az mı ayaz yemiştik.
Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden...
Bahar, ilan-ı aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha...
Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konuşurken hâlâ...
Söyledik, ancak yazın söylenecekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken... cemreler düşmemişken ilkyazın koynuna...
Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da...
Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların...
İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk "İşte bahar" derken, ardından gelecek ayazı...
"Yalan bu çıkma" demişti temkinliler, tedbirliler, "çıkarken üstüne kalın bir şey al"anlar, "başına bir iş gelmesin"den ürkenler...
Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu.
Aşk, ilan panosuna asılmayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi...
"Erken mi geç mi" hesabına gelmezdi ikisi de... Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler.
Güneşi görür görmez seranada ve barış türkülerine başladık. Vakti gelmeden açıldık, geç kalmadan davranma telaşında...
Erkenmiş.
Kursağımızda kaldı bahar sevinçleri...
Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük.
Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza...
* * *
Ama itirafçı olsak da pişman olmadık.
Az da olsa ısındık hiç olmazsa... Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni...
"Bahar yalan mıymış gerçek mi" dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi...
Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak...
...ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda...
Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin...
Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir.
Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan...
Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler.
Lakin çoğu buna gönüllüdür.
Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken yanan onlar olacaktır.
Belki "İkinci Bahar"ı yaşayanlar bilir kıymetlerini... |
|
_________________ “...monsieur mon passé, voulez-vous passer...”
|
|
|
 |
|
|
|
|
İstanbulda
|
Tarih: Cum Nis 20, 2007 4:28 pm | Açıklama: Yarim Haziran! |
Yarim Haziran!
Kimbilir kaç baharı birlikte uğurladık seninle...
Kimbilir kaç yazı karşıladık kan ter içinde...
İlhamısın ergenlik şiirlerimin, o ilk Haziran’dan beri...
Yaşgünlerimin fener alayı, ilkyaz günahlarımın tanığısın...
Tanığısın yüzüme düşen gözlerin, tenime değen ellerin...
Senle başlayıp, sende bitirdim bunca yılı...
Sendin hararetli yılsonu muhasebelerimin değişmez takvim yaprağı...
Tutkunum sana... sadık, itaatkar ve hayran.. ...
Yarim Haziran...!
***
Hasretle bekleyip iple çektim gelişlerini çoğu zaman...
Sen hep iki bahar arasında, hazlar zamanı çıkageldin; eteklerinde ilkyaz
coşkuları ve isyanlarla...
Haziranlarda aşık, haziranlarda pişman, haziranlarda ergen oldum.
İşte burada yıllar yılı getirip, iadesiz taahhütsüz önüme atıverdiğin eski yaşlar... kimi hakkınca yaşanmış, kimi belki hiç yaşanmamış... kimi çocuk, kim genç, kimi olgun...
Her serin baharın ardından yaz kokulu yıldız müjdeler taşıdın bana... hararetli ve çıplak Temmuz akşamları vadettin... peşisıra hazan geldiğini hissettirmeksizin bir süre...
Gün oldu tomurcuk olup çiçek çiçek boy verdin; gün oldu şiddet yüklü bir öfke bulutuna tutunup seller yağdırdın gecikmiş bahar dallarının üzerine... hazırlıksız... insafsız...
Öncesiz ve sonrasız aşklarda oyaladın beni...
Kimi gerçek, çoğu yalan...
Zamanla ibadet eder gibi sevmeyi öğrettin...üzerine kırağı düşmüş beyaz bir gül kadar taze... bir o kadar kusursuz...
Anladım ki, Haziran'da sevmek yaman...
Yarim Haziran..!
***
Ocaklar kurdum sıcacık... Aşım, eşim, işim oldu katıksız, riyasız... Oğullar ve gecikmiş heyecanlar verdin bana...
Gidemediğimiz uzak denizleri çocuklarımıza isim yaptık... onlar yüzsün diye yüzemediklerimizi...
Geride kırık dökük onlarca Haziran bırakarak karşıladık yarınları... Ve sen bağışladın hatalarımı yılsonu bilançolarında... Sorguda ele vermedin beni... Tanıyamadılar kimlik tesbitinde bedenimi, kalbimi...
Kimbilir kaç sırrı sakladın... kaçını ele verdin... o gecikmiş hesaplaşmalarda...
Sen ilkyazdan alıp güze açarken kapılarını... ben yazın sarhoşluğundan sonbahar serinliğinde aydım.
Seni beklerken kendime vardım.
Yadsıyamam: Sevildim ve sevdim çoğu.. zaman...
Müsebbibi sensin... Yarim Haziran...!
***
Kalbim büyüse de büyümedi içimdeki çocuk..
... ama zamanla olgunlaştı Haziranlarım
Yeni gelenler sonbahara daha yakın şimdi...
Eski mektuplar ve sepya renkli fotoğraflarla dolu bir albümde hayatım... Haziran doğumlu...
Kulağımda bir şiir Hasan Hüseyin'den artakalan:
'"Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam.../Haziran'da ölmek zor"...
Lakin doğmak da zor Haziran'da...
Yaz kapıyı çalsa da;
... biliyoruz sonu hazan...
Yine de seviyorum seni...
Yarim Haziran..! |
|
_________________ Aklının arzu ettiği kadar değil gönlünün aldığı kadar sevebilirsın. Gönlünün istediği yere kadar değil ayaklarının göturebılecegı yere kadar gidebilirsin...
|
|
|
| Düzelten: ..GöLgE..; Cmt Haz 16, 2007 2:10 am » Düzenlendi.. |
|
|
 |
|
|
|
|
Cerrahpaşalı
|
Tarih: Cmt Haz 16, 2007 2:11 am | Açıklama: Yeni sabahların çan sesi |
Yeni sabahların çan sesi
Güneş ülkesi ütopyası ölmedi yüzyıllardır... ve ölmeyecek bu gidişle...
İnsanlığın gelecek tasavvuru antik çağdan 20. yüzyıla kadar edebiyatta iyimser ütopyalar yaratmıştı. 20. yüzyılın başından itibaren ise ütopya karşıtı eserler
(distopyalar) çıktı ortaya...
O güne dek ufkunda yeryüzü cennetleri hayal eden insanoğlu ilk kez istikbalde karanlık bulutlar görmeye başlamıştı.
* * *
Tommaso Campanella, ütopyaların en ünlüsü sayılan eseri "Güneş Ülkesi"ni geçen binyılın ortalarında yazdı.
Aydınlık beyinli bu filozofu tarih, insanlığın en karanlık çağına elçi tayin etmişti adeta... "Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim" diyordu.
Avrupa engizisyon ve sefaletin pençesinde kıvranırken, yoksullukla bağnazlığın her buluşmasında olduğu gibi yine ilk hedef "düşünce" olmuştu.
Akademinin ve kitabın lanetlendiği o çağda özgürlük meşalesiyle ayağa kalktı Campanella... Kör inançlara, yerleşik düşüncelere kafa tuttu. Felsefenin din baskısından kurtulması gerektiğini savundu.
Çünkü felsefe aklın ürünüydü, din ise imanın peşindeydi. Bu görüşleri nedeniyle Cizvitlerce sapkınlık ve büyücülükle suçlandı. O da yoksulları ezen krallara ve işkenceci yobazlara karşı ahaliyi ayaklanmaya çağırdı. Ne var ki ayaklanma başlamadan bastırıldı. Campanella ise kaçmak üzere anlaştığı Türk gemisine binmek üzereyken yakalandı.
Atıldığı hapishanede günlerce korkunç işkenceler gördü, işkencecileri onu öldü sanarak bir çukura attılar. Nice sonra dirilip mahkeme huzuruna çıkarıldı. Yargıçlar, savunduğu fikirleri nereden öğrendiğini sordular:
"Bunları öğrenmek için sizin içtiğiniz şarapların 10 misli kandil yağı harcadım" diye cevap verdi.
Kiliseye meydan okumak ve halkı ayaklanmaya kışkırtmak suçlarından hapse mahkûm edildi. Ne af istedi, ne insaf... Sadece kâğıt ve kalem...
İnsanlığı yüzyıllar boyu aydınlatacak "Güneş Ülkesi"ni, karanlığın en koyu zindanlarında yazdı.
"Güneş Ülkesi"ni Türkçe'ye çeviren Vedat Günyol'a göre bu kitap, "insanoğlunun mutlu bir yaşama kavuşma isteklerinin en temiziyle yazılmış eserlerin başında gelir."
Burada, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü toplum modelini ortaya koyar Campanella... Ona göre bütün kötülüklerin ve haksızlıkların kaynağı, insanların bencilliği ve mülkiyet hırsıdır. İsa, bütün insanların yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını istediği halde, mal mülk tutkusu töreyi paramparça etmiştir. Oysa "Güneş Ülkesi"nde kimse kimsenin hakkını yemez, çünkü herkes havariler gibi yiyeceğini ortak sofradan yer... Kitabın son sözü şudur: "Bizim düzenimiz, havarice bir düzendir, ortak yaşamı zevke değil, karşılıklı saygıya dayanmaktadır."
"Mutlu bir çağ olduysa eskiden / Niçin olmasın yeniden..."
* * *
Campanella'nın hapis hayatı 27 yıl sürdü. 1626'da İspanya kralı ölünce serbest kaldı. Üç yıl sonra da "çanın çaldığı yeni sabahları" göremeden öldü.
"Güneş Ülkesi" ölümünden 14 yıl sonra, 1643'te yayımlandı.
İnsanlık, Campanella'nın müjdelediği "eşit, adil ve özgür" bir toplum idealinin çan sesleriyle yüzyıllar boyu koştu durdu düşe kalka...
Bugün çağlar ötesinden kafamızı kaldırıp insanlığın o büyük koşusuna baktığımızda kimimiz barışa açılan dev bir kapı görüyoruz, kimimiz ise şiddetin kör kuyusunu... Teleskoplarımız gezegenimizin istikbalinde, kimimize puslu bir gökkube gösteriyor, kimimize rengarenk bir gökkuşağı...
Lakin ışık şurada:
Bunca yüzyılda ne yaparlarsa yapsınlar, bir "güneş ülkesi" tahayyülünü silemediler hafızalarımızdan...
Ebedi barış düşümüzü öldüremediler.
"Altın çağ"da özgür ve adil bir hayat ideali, bütün kıyamet tellalarına rağmen hâlâ yaşıyor... yaşayacak.
insanlık için hiç de az umut değildir bu.. |
|
_________________ " Bir bal çanağı olmak isterdim
Çocuklar parmaklarını banardı gözlerime
Kör olurdum ufak elleriyle
'Bugün' diye başlayan bir masal söylerdim
Gülüşürlerdi, gülerdim.. "
|
|
|
 |
|
|
| 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Toplam 6 mesaj] |
|
|
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|